İş ve hastalık ilişkisi hangi kategorilerde incelenir?

İş ve hastalık ilişkisi üç kategoride tanımlanmaktadır:

1. Meslek Hastalıkları (Occupational Diseases): Genellikle tek bir etkenle meydana gelen, özgün ve kuvvetli bir mesleki ilişkinin ortaya konması ile meslek hastalığı tanısı konur.

2. İşle İlgili Hastalıklar (Work Related Diseases): Pek çok etkenin bir arada görüldüğü, çalışma ortamının rol oynayabildiği, birlikte farklı risklerin de yer aldığı, karmaşık bir etyolojiye sahip hastalıklardır.

3. Çalışanları Etkileyen Hastalıklar (Diseases Affecting Working Populations): İşle ilgili bir ilinti olmamasına karşın mesleki zararlı etkenlerle ortaya çıkışı artan hastalıklardır.

Kaynak: Mehmet BERK, Dr. Buhara ÖNAL ve Dr. Rana GÜVEN,  “Meslek Hastalıkları Rehberi”, Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı, İş Sağlığı ve Güvenliği Genel Müdürlüğü (İSGGM), ISBN: 978-975-455-169-3, Matsa Basımevi, Kasım 2011- ANKARA.

Bir Fil Daha Ne İsteyebilir?

20 Ağustos 1994’te Honolulu şehri sirk gösterisini izliyordu; sirkte 20 yaşında bir fil vardı, adı Tyke’tı.

Fil, işvereninden ve şirketinden artık iyice bezmişti. Eğlence parklarına ya da sirklere çıkmaktan, tehlikeli çalışma koşullarından yorulmuştu. Rutin dayaklar, tedavi edilmeyen yara ve bereler, sürekli seyahat etmek canına tak ettirmişti. Artık, yemeğin olmamasından ya da yemeğin kötü olmasından; sağlığının önemsenmemesinden, sağlık önlemlerinin olmamasından ama esas olarak, her gün sirke çıkmaktan bezmişti.

Tyke, daha bir yıl önce Pennsylvania’da sahneden kaçmış, binanın kapılarını kırmıştı. Üç ay sonra, Dakota’da gösteri sırasında terbiyecisini ezmiş ve ortadan kaybolmuştu. Her iki olayda da terbiyeciler Tyke’ı sakinleştirmeyi başardılar ama Honolulu’da Tyke’ın sabrı taşmıştı. Tyke, yüzlerce izleyicinin gözü önünde terbiyecisini öldürdü, bakıcısını yaraladı, sokağa kaçtı. Sokakta bir palyaçoyu ayaklarının altına aldı ve sirkte çalışan bir adamı ezdi. Polis hiç zaman kaybetmedi. File 89 el ateş edildi.

1993 yılında Honolulu polisi gene böyle kalın derili söz dinlemez bir hayvanı vurarak öldürmüştü.

Ancak bazı okurların düşüncesinin tam tersine Tyke’ın o günkü eylemi hiçbir şekilde boşa gitmedi. Aslında şehre, devlete ve Hawthorn Şirketine yüzlerce dava açıldı. Halk nezdinde tartışmalar başladı. Sirk konusunda olumlu düşünmeyen birçok insan eylemlere katılmaya başladı. Hayvan hakları kuruluşları destek gördü. Büyük tepki oldu. Protestolar ve boykotlar yaşandı. ABD Tarım Bakanlığı (endüstriyi denetleyen bakanlık) daha ciddi yaptırımlar uygulanması, daha ihtiyatlı davranılması ve cezaların artırılması konusunda uyarılmış oldu. 1994’te federal hükümet Hawthorn’un sahibi John Cueno Jr.’ın sirkindeki 16 file el koydu. Tyke’ın o Ağustos günü gösterdiği direniş toplumsal değişimin gelişmesine destek oldu. Tyke tarih yazdı. [1]

***

Filler için “hisli hayvanlardır” denir. Atlar için de böyle söylerler, kediler ve köpekler için de…

Aslında tüm hayvanlar hisli canlılardır. Yani canlıların doğasında vardır “hissedebilmek”.

İnsan da bir canlı olduğu için o da hissedebilir. Hisleri vardır insanın, kendini iyi hissettiği noktada her şeyin üstesinden gelebilir. İyi hissetmezse kibrit çöpünü bile yerinden oynattıramazsınız ona. Yani motivasyon denilen şeyden bahsediyoruz kısacası.

***

Tabi şimdi ben düşünüyorum da bu filin hikâyesini okuyan hemen herkesin aklına hayvan hakları ve insanların hayvanlara yaptığı eziyet veya işkencelerle ilgili bir düzine senaryo gelebilir. Haklılar da…

Hayvan hakları tabi ki de önemli ama bu yazıyı okuyunca benim aklıma iş dünyası ile ilgili bir konu geldi. Özellikle de Her gün sirke çıkmaktan bezmişti cümlesini okuyunca…

***

İşkence tarzı eziyetleri başka bir platformda konuşmak üzere bir kenara ayıralım ve her gün aynı şeyleri yapma konusundaki sıkıcılık ve eziyeti ele alalım.

Belki de bu hayvancağızın -başkaldırı adına- yaptıklarını bugün iş dünyasında birçok çalışan, farklı şekilde, kendince bir çözüm bulmaya çalışarak yapıyor olabilir. Belki sevgili Fil’imiz konuşabilseydi; “Nedir bu kardeşim? Her gün çık, insanları eğlendir. Yeter yahu, sıkıldım… Ben artık yetenekli ve tanınan bir filim. Bana artık başka görevler verin. Şirketinizin tanınmasında ve kârlılık konusunda farklı misyonlar üstleneyim” diyecekti. Belki de hareketleri ile bunları söylemeye çalıştı ama insanlar onu anlamamış ya da yanlış anlamış olabilirler.

Zaten insanlar neyi anlıyorlar ki?

Belki de bu yüzden birçok insanın ömrü “Bir gün beni de anlayan biri çıkacak” diye beklemekle geçiyor.

***

İş dünyasına geri dönersek; insanlar sürekli aynı işleri yapmaktan bıkıyorlar ve bir süre sonra motivasyonları düşüyor. Sürekli değişiklik arıyor ve yeni bir şeylerin peşinde koşuyorlar. Evet, gerçek hayat böyle, bu insanın doğasında var.

Sürekli aynı işyerinde, aynı pozisyonda çalışan personel bir müddet sonra sıkıldığını hisseder. Her şey üstüne üstüne geliyordur. “Kimse beni anlamıyor” diye düşünür. Arkasından gidip konuşması gereken kişiyle konuşmak yerine hiç ilgisi olmayan kişilere dert yanar. Sonra da kendi içerisinde bir çıkmaza girer. Devam mı tamam mı bir türlü kara vermez. En kestirme yol, bir iş yerinden ayrılıp başka bir işyerine başlamaktır. Bu neyi düzeltecekse artık?

İşte burada da hikâyenin sonundaki cümle çok önem taşıyor.

Sevgili filimiz ne yaptı?

Cümleyi hatırlarsak; “toplumsal değişimin gelişmesine destek oldu” diyordu.

Hımm, değişim ve gelişme…

Performansı düşen veya ayrılıp giden her personelin ardından patronlar ya da yöneticiler kendilerine merakla şu soruyu soruyorlardır herhalde; “Ne istese verdik, maaşı da iyi, bu adam daha ne istiyor?”…

İşte, çözüm sorunun içerisinde zaten. Bu adamlar ne isteyebilir diye bakmak lazım. Adamın derdi monotonluk mu para mı terfi mi ekip arkadaşları mı yoksa ekip olamamak mı? Dinle, anla ve çözümle…

Birçok kurumsal firma bu derde şöyle bir çare getirmiş durumda; birkaç yıl aynı pozisyonda çalışan personelini -özellikle de başarılı olmuşsa- farklı bir departman veya göreve atayarak hem onu motive ediyor hem de verimi düşük olan departmana bir ivme kazandırmış oluyor. Ne de olsa yeni pozisyonda yeni bir göreve getirilen personel bir şeyler başarmak isteyecek dolayısı ile de oraya bir hareketlilik gelecektir.

Özetle, yeni atamalar için; “yeni bir konsantrasyon, yeni bir motivasyon ve performans zenginliği oluşturacaktır” diyebiliriz.

En önemlisi de “iç huzuru” olur sanırım…

[1] Facebook

 

Felaket Tellallığı

İşyerinde olumsuzluklar genelde bir çalışanla başlar ve kısa zamanda etkileri tüm çalışanlarda hissedilir. [1]
 
Bülteni karıştırırken, “İşyerinde coşkuyla olumsuzlukların üstesinden gelmek” başlığı dikkatimi çekmişti. Yazının devamı moral ve performansları inişe geçen çalışanların diğer çalışanları da olumsuz yönde etkilemesi üzerine bir takım söylemler içeriyordu. 
Gözlerimi kapadım ve nasıl olabileceğini düşündüm. Aklımdan geçen kareler söylemlerin doğruluğuna parmak basıyordu. Haklıydı, genelde işyerinde mutsuz olan personeller sürekli olarak şikâyetlerini kendilerine en yakın gördükleri arkadaşlarına aktarırlar. Bir müddet sonra onu dinleyen ve haklı olduğuna inanan arkadaşının performansında da düşüş gözlemlenir.
Ben genelde olumsuzlukları konuşmamaktan yanayım. Öncelikle kendimi işime verir, yakın hedeflerimi gerçekleştirerek motivasyonumu üst düzeyde tutmaya çalışırım. Olumsuzlukları unutmam, ama konuşulacak zamanın gelmesini beklerim. Bu arada da işimi en iyi şekilde yapmaya çalışırım. Elimdeki işi başarmanın; önümdeki sorunları daha kolay geçmek yolunda bana ayrı bir güç verdiğine inanırım. Motivasyonu düşen ve sürekli işyeri hakkındaki olumsuzlukları konuşan arkadaşlarıma da şu tavsiyede bulunurum; “ Eğer ki burada çalışmaya devam edeceksen, olumsuzlukları konuşmak yerine olumlu yönlerinden bakmaya çalış. Bu senin verimliliğini ve performansını artıracaktır. Sonrasında işlerin yoluna girdiğini göreceksin.” 
Peki, hiç mi konuşmayacağız? 
Tabi ki de olumsuzlukları konuşmak lazım ama bu konuşmalar iki kişi arasında ve sağda solda, ayaküstü konuşulacak şeyler değildir. Şirketlerin toplantı kültürü olmalı ve bu toplantıdaki tüm katılımcılar düşüncelerini hiç sakınmadan olduğu gibi söyleyebilmelidir. Bu, toplantıyı yöneten kişinin sağlayacağı sevgi, saygı, güven ve anlayış duyarak kurulan demokratik bir ortama bağlıdır. İyi bir yönetici bu ortamı sağlayabilmelidir. 
***
Diyelim ki sizin işyerinizde personelleriniz kendi aralarında konuşuyorlar. Hiçbir şeyin yolunda gitmediği, sosyal hakların zayıf olduğu, ücretlerin düşük olduğu, terfilerin haksız yapıldığı v.b. söylentiler dolaşıp duruyor. Bu durumda ne yaparsınız?
***
Yazının devamında çalışanların performansının ve verimliliğinin arttırılması için coşkunun ve pozitif tutumların yayılması gerekir diyordu.
İşyerinde coşkuyla olumsuzlukların üstesinden gelebilmek için;
Engelleri fırsata çevirin
Olumsuz düşüncelerinizi olumluya çevirin
Güvene dayalı ilişkiler kurun
Düşüncenizle insanları kazanın 
Aynı düşüncede olmadığınızı uygun bir dille belirtin
İyi, güzel, hoşta; ok yaydan çıktıktan veya söz ağızdan çıktıktan sonra geri alması zor olur diye de bizim atasözlerimiz vardır. Çok da doğrudur. Asıl olan, olayların bu noktalara gelmesini engelleyecek zeminleri hazırlamak, işi başından sıkı tutmak gereklidir. Aksi durumda, olumsuzluklara zemin hazırlarsanız işin sonunu toparlamakta zorlanabilirsiniz.
Tüm bunlar bana şu hikâyeyi anımsattı;
Günlerden bir gün şeytanın yolu bir köye düşmüş. Keyfi yerinde olan şeytan sırtını bir ağaca dayamış ve buzağısı kazığa bağlı olan ineğini sağan genç bir kadını uzaktan izlemiş. Şeytan kadını epeyce izledikten sonra yerinden kalkıp kazığa bağlı buzağının ipini biraz gevşetmiş. Buzağı bu az ötede annesinin sütünün kovaya sağılmasını aç karnına izlemeye daha fazla dayanamamış debelenmiş ve boynundaki ip çözülmüş. Koşarak annesini emmeye giden buzağı süt kovasını devirmiş. Sağdığı süt ziyan olunca sinirlenen genç kadın eline geçirdiği odunu buzağıya vurunca yavru yere yığılmış. Yavrusuna saldırılan inek kayıtsız kalamayıp bir tekmede kadını yere serip öldürmüş. Uzaktan geçmekte olan kadının kayın pederi, ineğin ´gelinini öldürdüğünü görüp ineği tüfekle vurmuş. Silah sesini duyan koca, karısını yerde cansız yatar babasını da elinde tüfekle görünce silahını çekip babasını öldürmüş. Kısa bir süre sonra gerçeği öğrenen genç adam, bu kadar acıya dayanamayıp intihar etmiş. Bütün bu olayları bir kenardan izleyen şeytan; ”Bu felaketi de bana yüklerler, buzağının ipini gevşetmekten başka ben ne yaptım şimdi” demiş.
 
İşin özeti; personellerinize kulak verin. Onların sıkıntılarını küçük- büyük ayırt etmeden – duruma en uygun yöntemlerle – gidermeye çalışın. Aksi takdirde felakete davetiye çıkarmış olursunuz.
 
[1]Dale Carnegie Türkiye Ağustos e-bülten 

Eleman’a Bakış Açısı

Patron ve eşi, bir çalışanlarının yeni doğan bebeğini görmeye giderler. Patronun eşi hiç durmadan konuşmaktadır. Yeni anne de sürekli eşinin gözünün içine bakmaktadır. Adamcağız “Aman karıcığım, ne olur idare ediver” dercesine sürekli kaş göz işareti yapmaktadır. Patronun karısı; “Kocam elemanlarına çok değer verir, öyle değil mi kocacığım?” der ve ipler orada kopar…

Sonrasında misafirler gitmiş, el ayak kesilmiş ve ortalık sakinleşmişken kadın ve adam, son beş saatin kritiğini yapmaktadırlar. Kadın, kocasının her sözünü “eleman” diye vurgulayarak kesmektedir.Yüzünde alaycı bir ifade vardır.

Bu güncel bir diziden küçük bir alıntıdır. [1]

Merak ettim ve araştırdım; “eleman” ne demek? Acaba “kötü” bir söz müdür? Birisi size “eleman” dese siz ne hissedersiniz?

Önce aklıma “Eleman aranıyor” ilanları geldi. Acaba vasıfsız bir anlam mı içeriyor diye düşünmedim değil. Sonra baktım ki; vasıflı, kalifiye, işinde usta, yetiştirilmek üzere diye ayrıştırılmış durumda. O zaman çok da vasıfsız olmuyor hani…

Dayanamadım, sözlükten kelime anlamına baktım.

“Öğe, unsur” diyor. Hah, tamam, hemen aklıma geldi; eskiden bolca bulmaca çözerdim ve sürekli karşıma çıkardı. Soldan sağa “Öğe, unsur karşılığı altı harfli kelime”; eleman, hiç kaçırmazdım. Bu arada bulmaca çözmeyeli de epey zaman olmuş, unutmuşum neredeyse. Hey gidi günler hey…

İkinci sırada “Bir toplulukta çalışan insanların her biri” deniyordu. [2]

Öyleyse çok da kötü bir şey demek değildi. Üstelik örnek metin olarak da “İşimizde örnek ve kusursuz bir eleman olacağız” yazıyordu. Bu açıdan bakınca aslında hiç de fena değildi.

Yetmedi, biraz daha araştırayım dedim. Karşıma “İnsanlara eleman demek” adı altında bir link çıktı. [3]

İçeriğine bakınca şöyle bir açıklama ile karşılaştım; “Çoğu zaman küçümseme içeren davranış şekli. Bunu yapanlar eğlenir, itibar kazanır, eli öpülür; eleman denilen kişi de kendini ezik hisseder.”.

Gerçekten de böyle miydi? Düşündüm şöyle bir; acaba “personel”, “çalışan” veya “eleman” demek arasında ne fark vardır diye?

Alaycı bir üslupla söylendiğinde “eleman” sanki biraz daha sırıtıyor. Oysaki aynı üslupla “çalışan” veya “personel” denildiğinde o kadar da batmıyor gibi geldi. Yine de psikolojik olabilir diye düşünmedim değil. Biraz daha araştırıp da bakınca “Kalifiye eleman” karşılığında “Uzman, tecrübeli ve ilgili konu üstünde yüksek deneyim sahibi kişi” yazdığını gördüm.

Demek ki eleman denmesi o kadar da kötü olmasa gerek ama argoya yerleştiği için ilk söylenildiğinde kötü anlam ifade ediyormuş gibi geliyor insana.

Patronunuz sizi birisi ile tanıştırırken sizin için “Bak bu benim elemanım” ya da “Bak bu benim çalışanım” ya da “Bak bu benim personelim” demesi arasında fark var mıdır sizce?

Var ya da yok, bu kelime halk arasında argoya yerleşmiş ve alay ifade eden bir sözcük olmuş bir kere. Yani anlayacağımız dilden söylemek gerekirse “Adı çıkmış dokuza, inmez sekize”…

Yok canım diyenlere, alın size bir örnek:

Birisi “Ahmet Bey, şu dosyayı getirir misiniz?” derse başka, “Hişt eleman, şu dosyayı bir uzatsana” derse başka olur, değil mi?

Sizin anlayacağınız, Dilin kemiği yok :)

Hadi kalın sağlıcakla…

 

[1] Dizi: Bebek İşi

[2] Sözlük, bilgiportal

[3] Ekşisözlük

İş kazası nedir?

İşyerinde veya işin yürütümü nedeniyle meydana gelen, ölüme sebebiyet veren veya vücut bütünlüğünü ruhen ya da bedenen özre uğratan olaylara is kazası denir.

Kaynak: İş Sağlığı ve Güvenliği Kanunu, Kanun No: 6331, Sayı: 28339, 30 Haziran 2012.

Zamları Beklerken

Hülya, annesinden aldığı gazla evden dışarı fırlar, bir solukta işyerine varır. Patronun odasına girer ve kapıyı sertçe kapatır. Patron şaşkınlık içerisinde Hülya’ya bakmaktadır.

  • Sen tek başına bir çocuk büyütmek ne demek biliyor musun? diye söze başlar Hülya; Eğitim masrafları, durmadan büyüyen bir çocuk, eskimeden küçülen giysiler, annemin ilaçları, hastane ve doktor masrafları, kendimi hiç saymıyorum bile… Saymıyorum, çünkü ben yok’um, yaşamıyorum. Konuşurken nefes bile almamıştır Hülya, devam eder; Ne olacak benim ücretim?

Bu sahne bir diziden alıntıdır. Gerçek hayatta bu konuşmayı yapabilecek kaç kişi tanıyorsunuz? Her ne kadar söylenilenler ve sorunlar hayatın gerçekleri olsa bile bu sahnenin yaşanabileceğini hayal etmek zor geliyor, değil mi?
***
Ahmet, uzun süredir aynı işyerinde çalışmaktadır. Üniversite eğitimi ve askerlik sonrası başladığı işinde 5 yılını doldurmuştur. Nişanlıdır ve evlilik planları yapmaktadır. İşyerinde yeni maaş zamları açıklanmak üzeredir;

  • Acaba bu sene patron özel bir uygulama yapacak mı? diye düşünür.

Ne de olsa gece gündüz demeden, Cumartesi Pazar ayırt etmeden çalışmış, varını yoğunu işe vermişti. Reklama gerek yoktu, herkes onun ne kadar çok çalıştığını zaten biliyordu.
İyi bir zam onu çok rahatlatacaktı; artık baba evinden ayrılıyordu. Masrafları artacağından geliri yetersiz kalabilirdi. Bu yüzden de endişeliydi; günlerdir doğru düzgün uyuyamamıştı. Sıkıntısını bir iki arkadaşından başkasıyla paylaşmamıştı. Onlar da işyeri dışından (eski) kadim dostlarıydı.
Belki de müdürü ile görüşse işi çözülebilirdi ama beklemeyi tercih etti.
O gün zamlar açıklandı. Performans veya özel durumlara bakılmaksızın herkese eşit oranda %5 zam yapılmıştı. Ahmet’te diğer arkadaşları gibi hayal kırıklığı içerisindeydi. Yapacak bir şey yok diye düşündü, şimdilik işe devam edecekti.
En azından daha iyisini bulana kadar…
***
Aradan yıllar geçer. Ahmet aynı iş yerinde çalışmaktadır. Düğünü olmuş, arkasından bir yıl içerisinde bir çocuk ve aradan çok geçmeden bir çocukları daha olmuştu.
Takdir- ilahi! Elden ne gelir ki?
Masraflar artık belini bükmeye başlamıştı. Evliliğin ilk yılında eşi de çalıştığından çok zorlanmasa da çocukların doğumundan sonra artık eşi de çalışmıyordu. Gelir azalmışken gider de artmaya başlamıştı. Artık zamlardan da ümidi kesmeye başlamıştı. Yıllardır doğru düzgün bir zam alamamıştı. 8 yılda aldığı zamlarla maaşı sadece 350 TL artmıştı. Ortalama yıllık 50 TL bile değildi, Askerlik sonrası ilk işe girerken çok da umursamadığı maaşının şimdilerde böyle değerli olacağı aklının ucundan bile geçirmemiş, iş görüşmesinde önerilen teklifi hiç düşünmeden kabul etmişti. Gençti, azimliydi, önünde çok yıllar vardı. Nasıl olsa birçok şey değişebilirdi. Evet, değişti de ama artan giderler oldu, diğer her şey eksiye doğru gidiyordu.
***
Ahmet, can yoldaşı Ayhan ile dertleşiyordu. Ayhan’ın da durumu farksızdı. İşe ilk girdiğinde evli ve eşi çalışıyor, henüz ilk çocukları okula gitmiyordu.
Ayhan zamanın nasıl geçtiğini bile fark etmeden çocuğu okula başladı. Eşi ile birlikte aldığı maaş evi zor geçindirirken çocuğun okul masrafları ağır gelmeye başlamıştı. Derken doğan ikinci çocukla birlikte hastane, doktor ve diğer masrafları artık boyunu aşmıştı.
Gidip patronla konuşmak vardı ama o sessiz kalmayı tercih etti. Her yıl zamlar açıklanırken patronun onun bu özel durumlarını fark edeceğini ümitle bekledi ama nafile, hiçbir şey değişmemişti. Artık pes etmiş, işyerinde bir şeyleri değiştiremeyeceğini düşündüğünden yeni bir iş arayışına geçmişti.
Bu yıl ki zamlardan da bir sonuç çıkmazsa kesinlikle işten ayrılacaktı. Hatta o kadar canı burnundaydı ki – yeni bir iş bulmasa bile – kesinlikle ayrılmayı düşünüyordu. İşyerine ve patronlarına karşı öfkeliydi; neden onun durumunu görmezden geliyorlar neden halden anlamıyorlardı?
Kendisi amatör bir ruhla profesyonelce çalışıp her şeyini işine adamışken patronlar neden profesyonel bir yaklaşımdan uzak herkese enflasyon oranında eşit zam yapıyorlardı?
Ayhan bu olanlara bir türlü anlam veremiyordu.
***
Aradan bir yıl daha geçti Ahmet ve Ayhan bir kafede oturmuş dertleşiyorlardı. Zamlar açıklanmıştı ve her ikisi de mutsuzdu. Hala aynı işlerinde çalışıyor ve hala aynı sorunları konuşuyorlardı…
Zaman onlara ne getirecekti? Acaba korkularını veya umutlarını dile getirebilecekler miydi? Yoksa cesaretle yapamadıkları çıkışları, öfke veya çaresizlik ile mi yapabileceklerdi veya adı her neyse?

Kusursuz Düğün

Kapıdan içeri girdiğinizde ilk olarak aile büyükleri karşılar sizi. Misafirleri ayakta ve kapıda karşılamak saygı ve sevginin ifadesidir. Oraya kadar gelmek için katlandıkları zahmete karşı teşekkürdür.

Güler yüzle karşılarlar sizi, samimiyetle elinizi sıkarlar.

O andan itibaren kendinizi oraya ait hissetmeye başlarsınız. Öncesinde hep bir merak ve küçük de olsa tedirginlik vardır. Neyle karşılaşacağım diye düşünmekten alıkoyamazsınız kendinizi.

Sürprizlerle doludur düğünler. Bazen harika geçer sizin için, bazen de ızdırap; bitse de gitsem diye düşünürsünüz. Bazen sabahlara kadar sürsün istersiniz bazen de erken kalkmak için mazeret arasınız.

***

Bizim işimizde de ziyaretçileri kapıda karşılamak çok önemlidir. Onları güler yüzle karşılayabilecek; “Hoş geldiniz, nasıl yardımcı olabilirim?” diyecek personel büyük önem taşır.

Müşterilerin içeride alışveriş yapacak kadar uzun süre kalabilmeleri için “başlangıç” önemlidir.

***

En sıradan görünen düğün bile çok emek ister, çoğunuz bilirsiniz :)

İlk görüşte aşk ta vardır içinde, heyecan da. Sevgi zaman ve emek ister haliyle… Ama biz flört dönemini atlayıp ta evlilik arifesine gelir ve Gelinle Damadı ele alırsak; ön görüşme, karşılıklı anlaşma ve ortak noktada buluşma ile başlar diyebiliriz büyük serüven için…

***

Bir iş görüşmesinde aday ile yönetici arasındaki süreç de buna benzer. Onlarca aday arasından önce dış görünüşü ile ön plana çıkacak, daha sonra konuşması düzgün, genel kültürü yüksek, bilgi sahibi, yeni ve parlak fikirleri olan, teknik donanımı yüksek ve birden fazla becerilere sahip, anlaşabileceğiniz, iş yerinize uyum sağlayabilecek, ahlaklı ve talepleri makul kişi ile yolunuza devam etmek istersiniz.

***

Anlaşan eşler yaşayacakları mekân arayışına girerler. Daha yapılacak o kadar çok şey vardır ki…

Alışverişler tamamlanır, eşyalar, düğün davetiyesi, gelinlik ve damatlık seçimi, düğünün yapılacağı mekân, davetliler listesi, pasta ve ikramların seçimi, gelin arabası süslemesi, kuaför, fotoğraf çekimleri, karşılama, oturma düzeni, müzik, tören v.b. daha birçok aşamadan oluşmaktadır.

Hiç bir düğün kendiliğinden gelişmez. Hepsinde bir emek, planlama ve süreç vardır. Tüm bu süreçte en başından en sonuna kadar herkes kusursuz olması için elinden geleni yapar [imkânlar ölçüsünde] ama yine de davetlilerin içerisinde beğenen de olur beğenmeyen de.

Sanki bu durum “renkler ve zevkler tartışılmaz” lafına iyi bir gösterge gibidir ama dediğimiz gibi bu bir imkân meselesidir zevkten ziyade…

***

Bir işyerinde de durum benzerdir.

İşe alım süreci, kadrolaşma, mekân, ortam, teknik donanım, eğitim, hazırlıklar, ürünün sergilenmesi, temizlik, etiketleme, ilan yayınlama, müşteri karşılama, sunum, satış görüşmesi, krediler, tescil işlemleri, teslimat ve uğurlama v.b. hepsi de “kusursuz bir düğün” içindir.

Özellikle de satış görüşmeleri…

Her seferinde yeniden başlar; ilk karşılaşma, birbirini tanıma, güvenme, adını koyma ve süreç başlar. Ta ki teslimata kadar…

Her şeyin kusursuz olması için çalışırsınız, ama işler her zaman istediğiniz gibi gitmeyebilir.

Aksilikler yaşanabilir. Dış etkenler de vardır. Her şey sizin elinizde olmayabilir. İşin içerisine nakliye girebilir, vergi dairesi veya trafik şubesinde sorunlar çıkabilir.

Bu duruma alıcı açısından bakarsak;

Sabır gerektirir, sonuçta her şey yoluna girecektir.

Satıcı açısından bakarsak;

Eğer ki siz de tüm süreci önceden planlayıp provanızı yaparsanız daha az tökezlersiniz.

Dışarıdan yorumlar gelir, herkes her şeyi biliyor ya… Aynen evlilikte ailelerin dışarıdan karışması gibi…

Alıcı açısından bakarsak;

Aldığınız araç hakkında size dışarıdan yorumlar gelecektir. Şöyle olsaydı daha iyiydi de böyle olmasaydı v.s. gibi

Eee, haliyle bunlar az da olsa sıkıntı yaratacaktır. Tam da karar vermiş, en iyisini almış olduğunuzu düşündüğünüz sırada birisi çıkıp öyle olmadığını söylüyor. Eyvah ne olacak şimdi?

Satıcı açısından bakarsak;

Oysaki ne kadar çok emek ne kadar çok insanın alın teri, göz nuru vardır satış sürecinde. Ama dışarıdan bakıp kolaylıkla olmuş veya olmamış diyebiliyorlar.

Bana kalırsa; kararlarınızın arkasında durmanız gerekir, sizin için en doğrusunu yine siz bilirsiniz.

Peki ya sizce?

***

Kararınız ne olursa olsun, her gününüz bayram tadında olsun.

Herkese iyi bayramlar… :)

İş Dünyası Trafik Güvenliğinde Buluştu

Karayolu Trafik Güvenliği Deklarasyonu, Emniyet Genel Müdürlüğünce koordine edilen Trafik Güvenliği Platformu bünyesine dahil edildi.
Ulaştırma, Denizcilik ve Haberleşme Bakanlığı ile İçişleri Bakanlığı’nın önderliğinde Trafikte Sorumluluk Hareketi kapsamında hazırlanan ve özel sektör kuruluşları, sivil toplum örgütleri ve meslek birliklerinin temsilcileri tarafından 8 Mayıs 2013 tarihinde imzalanan Kurumsal Trafik Güvenliği Deklarasyonu, Karayolu Trafik Güvenliği Stratejisi ve Eylem Planı hedeflerine ulaşılmak üzere yürütülecek olan tüm ulusal kampanyaların ve sivil katılım faaliyetlerinin koordine edileceği Trafik Güvenliği Platformu’na dahil edildi. Kurumsal Trafik Güvenliği Deklarasyonu çalışmaları Trafik Güvenliği Platformu’nun sekretarya işlemlerini yürüten Emniyet Genel Müdürlüğü Trafik Hizmetler Başkanlığı tarafından yürütülecek.
Emniyet Genel Müdürlüğü Trafik Hizmetleri Başkanlığı Trafik Planlama Destek Dairesi Başkanı Yılmaz Baştuğ ve Ulaştırma,Denizcilik ve Haberleşme Bakanlığı Karayolu Düzenleme Genel Müdürlüğü Denetim Kontrol ve Araç Muayenesi Dairesi Başkanı Yılmaz Kılavuz’un başkanlığında; BP, Brisa, Ford, Goodyear, Mercedes-Benz Türk, Michelin, Pirelli, Shell, Tüm Otobüsçüler Federasyonu, Türkiye Otobüsçüler Federasyonu, Toyota, Tüm Özel Halk Otobüsleri Birliği Derneği, TÜVTÜRK, Türkiye Şoförler ve Otomobilciler Federasyonu, Uluslararası Nakliyeciler Derneği ve Vodafone temsilcilerinin katılımıyla İstanbul Maslak Sheraton Otel’de 8 Temmuz 2013 tarihinde yapılan toplantıda, Trafik Güvenliği Platformu’nun tanıtımı yapılarak, iş dünyasından beklentiler dile getirildi.
EGM yetkilisi Sayın Baştuğ tarafından yapılan bilgilendirmede, ülkemizin kanayan yarası trafik kazalarının önlenmesi ve trafik kazası ölümlerinin 2020 yılına kadar %50 oranında azaltılması hedefi doğrultusunda hazırlanan 10 Yıllık Eylem Planı kapsamında, kurumlar arası işbirliği ve koordinasyonun sağlanması, alınan kararların ve Eylem Planı’nın uygulanması, ülke genelinde yürütülen denetleme faaliyetlerinde etkinliğin artırılması, toplum nezdinde gerekli kamuoyu desteğinin oluşturulması amaçlarıyla Trafik Güvenliği Platformu’nun, 3 Nisan 2013 tarihinde yapılan törenle Başbakanımız Sayın Recep Tayyip ERDOĞAN’ın himayelerinde kurulduğu belirtildi.
Baştuğ: TGP, tüm trafik güvenliği kampanyalarının koordinatörlüğünü üstlendi.
Ayrıca, Karayolu Trafik Güvenliği 10 Yıllık Eylem Planı’nın koordinatörlüğünü yürüten Emniyet Genel Müdürlüğünün, TGP aracılığıyla trafik güvenliği alanında sivil toplumun katılımı ile organize edilen tüm kampanya ve projelerin de koordinatörlük rolünü üstlendiği, böylelikle trafik güvenliği alanında ülke genelinde yürütülen tüm faaliyetlerin TGP çatısı altında tek merkezden takibinin sağlanacağı, 2013-2014 için ilan edilen “Emniyet Kemeri ve Hız Kontrolü Yılları” kampanyasını da yürüten TGP’nin, trafik kazalarının önlenmesinde kamuoyu oluşturulması, trafik güvenliğinin sürekli gündemde tutulması ve sivil toplumun desteğinin alınmasında etkin rol üstleneceği bildirilmiş, bu bağlamda, merkez yürütme kurulu ile birlikte, insan davranışları, denetim, eğitim, şehircilik, karayolları, medya, iletişim, taşımacılık, otomotiv vb. konularda ilgili kesimlerin bir araya getirileceği ve ülke genelinde yürütülecek faaliyetlerin planlanacağı 11 adet alt komitenin oluşturulacağı ifade edildi.
Ülke genelindeki tüm kampanya ve projeler TGP çatısı altında tek merkezden koordine edilecek. Bunun için TGP Logosu ve Trafik Seninle Güvende sloganının kullanılması, proje ve faaliyetlerin TGP’ye gönderilmesi yeterli olacak.
Platform çatısı altında ülke genelinde hız ve emniyet kemeri başta olmak üzere ulusal kampanya ve projelerin yürütülmesi, ilgili kurumların çalışmalarının koordine edilerek tüm kampanyaların ortak dil ve vizyona sahip olmalarının sağlanması, TBMM ve medyadan gönüllülerin bir araya getirilerek faaliyetlerde siyasi ve medya desteğinin alınması, kampanyalarda kullanılmak üzere kamu spotları, afişler, broşürler vb. materyallerin üretilmesi, platform üyesi olan kurum, kuruluş ve iş dünyasından şirketlerin çalışanlarının trafik kurallarına uymalarını teşvik eden iç denetim uygulamaların geliştirilmesi, illerde ihtiyaç duyulan çocuk trafik eğitim parklarının yapılması, trafik eğitimlerinde kullanılmak üzere trafik eğitim tırları ve emniyet kemeri simülasyon cihazlarının temini ve trafik denetimlerinde etkinliği artırıcı araç, gereç ve ekipmanların tedariki gibi bir çok projenin yürütülmesi planlanıyor.
İş Dünyası Kurumsal Trafik Güvenliği Deklarasyonu
Trafik güvenliğinde kamuoyu oluşturulması, konunun gündemde tutulması ve kampanyalar yürütülmesinin yanı sıra,gönüllülerin kendileri ve çevrelerini trafik kurallarına uyan ekosisteme dâhil etmeleri, böylelikle kurallara uyan seçkin bir kitlenin oluşması ve hayatın her alanında görünür olmalarının sağlanması oldukça önem arz etmekte. Bu konuda profesyonel sürücü kitlesine sahip İş Dünyamıza önemli görevler düşüyor.
Bu bağlamda, iş dünyasından kurum, kuruluş veya şirket çalışanlarının trafik kurallarına uymalarının teşvik edilmesi amacıyla Ulaştırma, Denizcilik ve Haberleşme Bakanlığı(UDHB) ve İçişleri Bakanlığınca hazırlanan Kurumsal Trafik Güvenliği Deklarasyonu, trafik güvenliğine sosyal sorumluluk bağlamında gönüllü olarak katılım taahhüdünü içeriyor ve kurumsal izleme ve iç denetim prosedürlerini ortaya koyuyor.
3 Nisan 2013’te açılışı yapılan TGP ile birlikte Deklarasyonun da TGP çatısı altında yer alması hedefiyle, 8-10 Mayıs 2013 tarihli Karayolu Trafik Güvenliği Sempozyumu’nda Emniyet Genel Müdürlüğü (EGM) ve Karayolu Düzenleme Genel Müdürlüğü(KDGM) koordinesiyle İçişleri ve UDH Bakanlarının katılımlarıyla sektörden 20 şirket için Deklarasyon imza töreni gerçekleştirildi.
Trafik güvenliği alanında yürütülen çalışmaların ortak dil ve vizyona sahip olması, kampanyaların etkinliğinin artırılmasını ve neticede istenen verimin elde edilmesini sağlamakta. Bu nedenle 8 Temmuz 2013 tarihinde İstanbul’da yapılan toplantıda, KDGM’nce oluşturulan Kurumsal Trafik Güvenliği Deklarasyonunun iş ve işlemleri, trafik güvenliği alanında sivil toplumun katılımı ile organize edilen tüm kampanya ve projelerin de koordinatör rolünü üstlenen TGP’na devredilmiş oldu.
Bu tarihten itibaren Deklarasyon imza etkinlikleri EGM’nce gerçekleştirilecek, faaliyetler TGP çatısı altında
organize edilecek, ayrıca Deklarasyon taahhütlerinin izlendiği raporlama işlemleri TGP’nin resmi web sitesi www.tgp.gov.tr üzerinden takip edilecek. Toplantıda EGM yetkilileri katılımcılardan resmi web sitelerinde TGP’ye link vererek tanıtımını yapmalarını, ayrıca web siteleri başta olmak üzere yürütülecek faaliyetlerde TGP logosu ve sloganının kullanmalarını talep etti.
Kurumsal Trafik Güvenliği Deklarasyonu, Trafik Güvenliği Platformu şemsiyesi altında, kurumların trafik güvenliği açısından kurum içi uygulamalarını geliştirmeleri, trafik kurallarına uyan seçkin bir yol kullanıcısı kitlesinin oluşturulması ve iş dünyasının topluma yönelik faaliyetlere katkıda bulunmasının sağlanması açısından önemli bir yer tutmakta.Trafik güvenliğine gönüllü olarak destek veren kurum, kuruluş ve şirketlerin katkılarıyla, 2020 yılına kadar 10 Yıllık Eylem Planı çerçevesinde binlerce insanımızın karayollarında olası ölümleri ve/veya yaralanmaları engellenebilecek. Trafik Güvenliği Platformu çatısı altında tüm gönüllü kurumların katılımına açık olan Kurumsal Trafik Güvenliği Deklarasyonu’nun kapsamının, ilerleyen günlerde yeni kurumların imzalamasıyla daha da genişleyeceği bekleniyor.