Hüseyin Yayla no image

Published on Kasım 19th, 2013 | tarafından H. Hüseyin YAYLA

3

Bir Nefes Yeter

 

Fizikçi, matematikçi, kimyacı, jeolog ve antropologdan oluşan bir heyet, bir araştırma için arazide bulunmaktadır. Birden yağmur bastırır. Hemen yakındaki bir arazi evine sığınırlar. Ev sahibi bir şeyler ikram etmek için yanlarından ayrılır. Hepsinin dikkati soba üzerinde toplanır.

Soba yerden 1 m. kadar yukarıda, yerde dizili taşların üzerindedir. Sobanın niçin böyle kurulmuş olabileceğine dair bir tartışma başlar.
Kimyacı; “Adam sobayı yükselterek aktivasyon enerjisini düşürmüş, böylece daha kolay yakmayı amaçlamış”,
Fizikçi; “Adam sobayı yükselterek konveksiyon yoluyla odanın daha kısa sürede ısınmasını sağlamak istemiş”,
Jeolog; “Burası tektonik hareketlilik bölgesi olduğundan, herhangi bir deprem anında sobanın taşların üzerine yıkılmasını sağlayarak yangın olasılığını azaltmayı amaçlamış”,
Matematikçi; “Sobayı odanın geometrik merkezine kurmuş, böylece de odanın düzgün bir şekilde ısınmasını sağlamış”,
Antropolog; “Adam ilkel topluluklarda görülen ateşe tapmanın daha hafif biçimi olan ateşe saygı nedeniyle sobayı yukarı kurmuş.” derler.
Bu sırada ev sahibi içeri girer ve ona sobanın yukarda olmasının nedenini sorarlar. Adam cevap verir;
“Boru yetmedi de efendim!”…

***

Bu hikâyeden binlerce sonuç çıkarabilirsiniz. Kiminin aklına eski sobalı evlerimiz gelebilir mesela; “Ah şimdi o eski sobalı evler olsa da üzerinde kestane pişirsek.” diyebilirsiniz.

Kimi için güzel kimi için zahmetli olan sobalı evlerle ilgili anılarımız ve hikâyelerimiz azımsanmayacak kadar çoktur.

Bir odanın içerisinde tüm aile bir arada yenilen yemeklerin, edilen sohbetlerin ve her bardak çayın ayrı bir tadı vardır.

Odunlusu, kömürlüsü, kuzinesi ile farklı çeşitlerdeki sobalar önce kaloriferin keşfine daha sonra da doğalgaza yenik düştü. Özellikle büyük şehirlerde artık sobalı ev neredeyse kalmadı diyebiliriz.

Önceleri herkes çok sevindi sobaların gitmesine. Hem kendi adımıza daha temiz bir havaya kavuşacaktık hem de odun için binlerce ağacın kesilmesine gerek kalmayacaktı. Doğamız ve dünyamız kurtuluyordu…

Sonra bir özlem başladı sobaya karşı. Kırsal bölgede halen yakınları olanlar şanslıydı. Vakit buldukça koşarak gittiler sobalı evlerin olduğu eş, dost ve akrabalarına…

Bazıları için hiçbir şey ifade etmeyebilir sobalı evler. Onlar için kaloriferli evin konforu kadar güzel bir şey yoktur hayatta. Neymiş efendim; sobalı evmiş. Git odun getir, sobayı tutuştur, ortalık toz duman olsun, külü boşalt. Hem yangın tehlikesi ve zehirlenme olasılıkları da işin cabası.

İyi ki de kalkmış sobalar. Yoksa nefes alamayacaktık.

Şimdilerde yenilenebilir enerjiler konuşuluyor. Belki de bir süre sonra sobaları sadece müzelerde görebileceğiz. Çocuklarımız bu ne diye sorduğunda “İlkel bir ısınma aracı” diye cevap verecekleri hayal edebiliyorum.

***

Bu soba hikâyesini okuduğumda benim aklıma direkt olarak tek bir konu geldi. Birazdan sizlerle paylaşacağım ama öncesinde “Boru yetmedi” cümlesine aklım takıldı. Bundan bahsetmek istiyorum. Ben söylediğimde hepimiz (hafızamızı çok da zorlamadan) anımsayacaktır hikâyesini. Bir devire damgasını vurmuş, bugün anımsadığımızda halen burnumuzu sızlatan, yüreğimizi burkan bir hikâyedir bu.

Nedir bu hikâye? Hadi uzatma da söyle diyenleri de duyar gibi oluyorum.

Haklısınız, sizi çok bekletmeden konuya gireyim artık.

Devrim!

Evet, Devrim’in hikâyesini bilmeyen var mıdır aramızda? Hani şu benzini bittiği için seri üretimine geçilmeyen otomobil. İlk ve tek yerli otomobil, bizim otomobilimiz.

Cumhuriyetimizin tam ortasına kurulmuş bir soba. Hepimizin içini ısıtacak. O zamana göre müthiş bir proje, ama olmamış işte. Heyet (basın) içerisindeki her kafadan bir ses çıkmış ve projenin devamı gelmemiş.

Nefes bile almasına izin verilmeden toprağa gömülmüş bir proje olmuş Devrim.

Bugünlerde onu Eskişehir TÜLOMSAŞ (Türkiye Lokomotif ve Motor San. A.Ş.) müzesini ziyaret ederek görebilirsiniz.

***

Şimdilerde herkesin merak ettiği konu hybrid araçlar ve elektrikli araçların geleceğidir. Aslında dikkat ederseniz yollarda bu araçlara rastlayabilirsiniz ama geleceği konusunda kimseden doğru dürüst bir bilgi alamazsınız.

Nedir bu elektrikli araçların akıbeti?

Herkes merak içerisinde, en çok da pil ömrü hakkında verilecek cevaplar merak konusudur. Henüz netleşmiş bir cevabı yok maalesef bu sorunun.

Bakalım günümüz heyeti bu konuda ne diyecek!

Belki de elektrikli araç da neymiş canım, bizim elektriğimiz bize yetmiyor diyebilirler.

Oysaki bundan 2–3 yıl öncesinde bir Fransa seyahatimde benim en çok ilgimi çeken konu olmuştur, elektrikli araçlar…

Yollarda küçük cep otoparkları ve şarj üniteleri ile dikkatimden kaçmamıştı. Nerdeyse hemen her sokakta vardılar. Üçlü beşli araç parklarında araçlar park etmiş ve şarj konumundaydılar. Ertesi sabah yola koyulmaya hazırlanıyorlardı.

Biz bu süreci ne kadar zamanda aşarız, çağı ne zaman yakalarız bilemem ama bildiğim tek bir şey var. O da dünyanın en pahalı benzinini biz kullanıyoruz.

Üstelik kullandığımız yakıtlar bir yandan havayı kirletirken diğer yandan da oksijen fabrikası ağaçlarımızı keserek yok ediyoruz.

Bırakın proje üretmeyi nefes alabilirsek ne mutlu bize!..

***

Bugün iş dünyasında da birçok soba hikâyesine rastlayabiliriz.

Siz girişimci bir ruhla işyerinizin tam ortasına bir soba kurarsınız ama heyet gelir ve her kafadan bir ses çıkar. Bu heyet bazen bir kişi bazen de birkaç kişiden oluşabilir. Sizin baktığınız pencereden bakamayabilirler. Sizi anlamadan, dinlemeden ahkâm keserler. Yetmez, bir de üstüne sizin hakkınızda karar verirler. Belki de biletinizi keserler. Kesmeseler bile size dünyayı dar ederler. Nefes almayacak duruma gelirsiniz. Göğsünüz sıkışır, kendinizi boğulacakmış gibi hissedersiniz.

Tövbe edesiniz, bir daha soba kurmak mı? Aman Allah korusun…

 

 

Tags: , , , , ,




Üste Git ↑