Hüseyin Yayla no image

Published on Mayıs 28th, 2013 | tarafından H. Hüseyin YAYLA

8

Türkiye’de Yönetici Olmak

Türkiye’de en zor iş nedir?” diye sorsalar hiç tereddütsüz “Yöneticilik” derim.

Daha da zoru nedir?” diye sorsalar yine hiç düşünmeden “Aynı iş yerinde yöneticiliğe terfi etmektir” derim.

“Peki, seni bu düşünceye iten nedir?” diye sorarsanız buyurun size kısaca izah etmeye çalışayım…

Diyelim ki orta ölçekli bir iş yerine yönetici olarak müracaat ettiniz ve kabul edildiniz. Yeni bir iş yeri, yeni bir ortam, yeni bir ekip… Haydi hayırlısı…

Sizden beklen ilk iş hemen satışları, ciroları, kârlılıkları artırmanız olacaktır. Allah Kerim…

Peki, bunları neyle, kimle yapacaksınız? Azimle…

Bir bakıyorsunuz ortada ne bir bütçe var ne de ekip!.. Hak getire…

Aslında çalışanlar adı altında birileri dolaşıyor ortalıkta ama ne ruh kalmış ne de çalışma isteği. Kimi üstlenmiş olduğu görevlerden memnun değil, kimisi de aldığı ücretlerden memnun değil. İnsanlık hali…

Öncelikle yapmanız gereken şey, çalışanın motivasyonunu yükseltmek olacaktır. Onları iyi bir iş yerinde çalıştıklarına inandırmanız, çok çalıştıkları takdirde yükselebileceklerini göstermeniz, aldıkları ücretlerin piyasa şartlarına göre ortalamanın üzerinde ve iyi olduğuna ikna etmeniz gerekmektedir. Yalandan kim ölmüş…

Patronlar yöneticilerin elinde sihirli değnek var zannediyorlar.

Elinizde personel harcamalarına yönelik hiçbir bütçe olmadan hiçbir sosyal etkinlik düzenlemeden, şirket içi paylaşımlar olmadan, kimsenin özel günlerini bilmeden, onların özel günleri ve törenleri için hiçbir şey yapmadan, hastalıkları ve sağlıklarıyla ilgilenmeden ve hiçbir ek harcama yapmadan nasıl bir ekip ruhu oluşturmayı düşünüyorsunuz? Eğer tüm bu şartlara rağmen ekibi bir arada tutabiliyorsanız da; bravo size…

İş dünyasında patronlar kendilerini yönetici konumunda görüyorlar.

 Patronların çoğu çekirdekten yetişmiş olduğundan sürekli olarak işin içerisinde yer almak istiyorlar. Her an her dakika çalışanla muhatap olup birebir işleyişi yönetmeye çalışıyorlar. Çoğunun ay sonunu bekleyip yöneticiden rapor almaya sabrı yok. Kendilerini yönetici konumundan patronluğa itemiyorlar. Bu sebepledir ki yöneticilerine de çalışan gözüyle bakıyorlar. Yöneticilerden her işi yapması bekleniyor. “Düşünen-üreten değil, çalışan-üreten” olması bekleniyor. Bu da şirketlerin büyümesini geciktiriyor.

Yöneticiler arada eziliyor.

Yönetici bir yandan hem patron açısından hem de çalışan açısından işlerin yolunda gitmesini sağlarken bir yandan da çalışanını eğitmek, yetiştirmek, onun belli bir özgüvene ulaşması için gerekli motivasyonu yüklemek, hatalarından ders alabilecek olgunluğa ulaştırmak, az hata çok üretim yapabilecek deneyime ulaşmasını sağlamak, performansını artırmak ve yolunu açmakla mükelleftir. Ama patron yöneticiye çalışan gibi davranırsa yönetici kendi motivasyonu ile uğraşmaktan çalışana fırsat ayırabilecek midir? Ne mümkün…

Yönetici aynı zamanda iyi bir lider olmalıdır.

Çalışanın hem aile içi yaşantısında hem de şirket içi yaşantısında uyumlu, huzurlu ve mutlu olabilmesi adına iyi bir yaşam koçu olabilmek de iyi bir yönetici olmanın faziletleri arasında olmalıdır. Vay be…

Diğer bir deyişle iyi bir yönetici aynı zamanda iyi bir lider, iyi bir arkadaş, iyi bir eğitmen, iyi bir psikolog, v.b. olmak zorundadır. Yeme de yanında yat…

İyi de tüm bunları yaparken kendi hırsları ve egolarını nereye koyacak? Hadi diyelim ki yönetici bunları bir kenara bıraktı, peki ya patronun egoları ve hırsları ne olacak? Hadi onlarla da baş ettiğini düşünelim? Çalışanların bitmek bilmeyen istekleri, yersiz kaprisleri, öğrenmeye ve çalışmaya karşı gösterdikleri direnişleri karşısında ne yapacak? Eller yukarı…

İşte yöneticiler bu iki arada bir derede boğulmaktadır.

Baktığınızda otoriteler şunu söyler; “İyi bir lider yol gösterir, istek uyandırır, ‘biz’ der, hataları düzeltir, nasıl yapılacağını gösterir, insanları yetiştirir, över, sorar, hadi gidelim der”. Der ama bunu kim dinler…

Gerçek hayatta ise durum çok farklıdır.

Bu yoldan gitmeye çalışan bir lideri hem çalışan ezer hem de patron ezer. Zira patron onun otoriter olmadığını, çalışanları denetleyemediğini ve iyi yönetemediğini, onları düşünmeye iterek akıllarını karıştırdığını, işini yapmak yerine gereksiz şeylerle uğraştığını düşünmektedir. Sen neymişsin be abi…

İşte bu ikilemler arasında çalışan yönetici, zamanla beceriksiz olduğuna kendisi de inanmaya başlar. Bu da onu başını kendi işine gömmeye ve gidebildiği yere kadar gitmeye çalışmaya iter. Tüh, yazık oldu be…

Bir müddet sonra patronun dediği doğru çıkar; “Bizim müdür işe yaramazın teki”.

Oysaki yönetici işe ilk başladığı gün neler hayal etmişti. Bu konu hakkında bu güne kadar bilinen her şeyi değiştireceğini, daha modern, daha çağdaş,  daha yenilikçi, daha verimli, herkesin gıpta ile bakacağı yeni bir yöneticilik anlayışını iş dünyasına kazandıracağına inanmaktaydı. Yürü be, kim tutar seni…

Bu ve bunun gibi düşünen daha birçok yönetici veya yönetici adayı ortaya çıkmaya devam edecektir. Fakat günümüzün patron ve çalışanları onların da hevesini kursaklarında bırakacaktır.  Yediler adamı…

Peki, bunu yıkmayı nasıl başaracağız?” diye sorarsanız; “İnsanlara düşündüklerini söyleme özgürlüğü tanıdığımız ve karşımızdakini dinlemeyi öğrendiğimiz gün” derim. Olsa da yesek…

Bunlardan daha önemlisi ise “Yöneticilerimize çalışan olarak değil de yönetici olarak bakmayı öğrendiğimiz gün” diyebilirim.

Dip Not: Kurumsal firmalar ve kendini bu konuda iyileştirmiş firmalar için söz meclisten dışarıdadır.

Tags: , , , , , ,




Üste Git ↑