Hüseyin Yayla egitim

Published on Ağustos 28th, 2012 | tarafından H. Hüseyin YAYLA

4

Eti Senin Kemiği Benim

Yaz aylarının sonlarına geldiğimiz bu günlerde insanları yeni bir heyecan sarmaya başladı. Tatil, bayram derken yaz sezonu bitti ve okullar açılıyor. Minicik yürekler heyecanla çarpmakta. Belki de birçoğu annelerinden ilk defa ayrılacaklar.

Gözlerde yaş, kalplerde sızı.

Duygular karmakarışık.

Ama Eğitim Sistemi daha da karışık…

Asıl soru işaretleri 4+4+4 üzerine. Neydi, nasıl olacaktı falan derken, artık eğitimciler bile çaresiz, “Yaşayalım, görelim…” diyorlar.

Herkes “Yaşayalım, görelim…” diyor. Artık her kim söylediyse Türkçemize yerleşmiş bu söz. Kaderci toplumun yine kaderci bir sözü olarak girmiş ve kalmış hayatımızda.

İyi, güzel, hoş da bu yavrucaklar büyüdükleri zaman ne olacaklar? Bence üzerinde asıl düşünülmesi gereken konu bu olmalı. Eğitim sistemini devlet büyüklerimiz, politikacılarımız, profesörlerimiz ve diğer unsurların başındaki bilirkişiler tartışa dursun, bizler çocuklarımızın meslek seçimlerine yakından bir bakalım.

***

Tüm büyükler çocuklarının doktor, avukat, mühendis olmasını istiyor.

Peki, Türkiye’deki istihdam ihtiyacı hakkında kimin ne kadar fikri var? Bunun üzerinde kimler kafa yoruyor? Küçücük ayaklar hangi yolda ilk adımlarını atıyor, hangi yolda rakipleri ile yarışıyorlar? Gelecekleri hakkında kimler plan yapıyor? Neyle ilgilendikleri, neye karşı hevesleri/merakları oldukları sorgulanıyor mu? Kabiliyetleri hangi yöndedir? Çocuklara sorsalar belki de söyleyecekler. Minicik yüreklerinin heyecanını yenmeye çalışarak ve dillerinin yettiği ölçüde,

–          Ben Fotoğrafçı olmak istiyorum baba. Ağaçları, çiçekleri ve kuşları çok seviyorum, onların resimlerini çekmek istiyorum.

Bir diğeri,

–          Ben şair olmak istiyorum anne. Güzel şiirler yazıp sana hediye etmek istiyorum.

diyecek belki de…

Ama birçok velinin yapacağı gibi bu anne-baba da çocuğunun doktor olmasını isteyecektir. Fakat  şu sorunun cevabını belki de hiçbir zaman bilemeyecekler; çocuğu bir Orhan Veli, belki Nazım Hikmet belki de Necip Fazıl olabilir miydi?

Olabilirdi belki de… Tabi ki yüreklerinin istediği yolda ilerlemelerine izin verilseydi.

Bugün birçok anne-baba, çocuklarının ünlü bir sanatçı ( Sezen Aksu / Patti Smith ) olmasını ister ama onların geçtiği yollardan geçmesini,  onların çektiği sıkıntıları, acıları çekmesini istemez. Oysaki o acıları çekmeyenler, zihinlere ve gönüllere kazınmış o muhteşem eserleri nasıl yaratabilir?

Hangi mesleği seçerse seçsinler  işini severek, isteyerek, kendinden bir şeyler katarak, herkesten daha farklı ve daha iyi yapabilecek, belki de çok büyük başarılara imza atabilecek yeteneklere fırsat vermek gerekir.

***

Eğitim konusunda çocuklarımızı yönlendirirken Atatürk’ün şu veciz sözlerini de bir hatırlamak gerekir diye düşünüyorum:

Bir taraftan cehaletin giderilmesiyle uğraşırken bir taraftan da çocuklarımızı toplumsal ve ekonomik yaşamlarında verimli, başarılı kılabilmek için gerekli olan bilgi ve becerileri iş içinde ve iş aracılığıyla vermek eğitim yöntemimizin temelini oluşturmalıdır

***

Bugün Türkiyemizde birçok sektörde istihdam edilen çalışanlar, o sektör hakkında hiçbir bilgiye sahip olmadan işbaşı yapmaktadır. Muhtemelen birçoğu yakın bir akrabası veya arkadaşı aracılığı ile o işe yerleştirilmiş veyahut klasik olarak “Ne iş olsa yaparım.”  diyerek ucuz maliyetle patronun gönlünü fethetmiştir.

Yine birçok kişi hayatında hiç özgeçmiş bilgi formu doldurmadan iş hayatını sürdürmektedir.

Genel olarak işe alımlarda sorulan şu iki soru açık ara ile zirvede yerini almaktadır.

–          Daha önceki iş yerinden neden ayrıldın?

–          Kaç TL maaş alıyordun?

Maalesef ki hem patron hem de çalışan adına önceliklerimiz arasında maaş ilk sırada yer almaktadır. Hatta çoğu zaman işe başlamak konusunda diğer sosyal haklar ve güvenceler dahi konuşulmadan ve hiç düşünülmeden direkt olarak “Evet” ya da “Hayırlı olsun” cevabı verilmektedir.

Tabi ki tüm bu gelişmeler sonucunda kısa süre sonra bir takım sıkıntılar baş göstermektedir. Ne patronlar memnundur ne de çalışanlar. Çalışanların aile ve yakınlarını hesaba katmıyorum bile… Düşünün ki; bir doktor, bir mühendis, bir avukat, bir muhasebeci, v.b. mesleklerde ehliyet sahibi olmak için orta öğretim haricinde en az 4 yıl lisans eğitimi şart. Bununla da yeterli kalmayıp mezun olduktan sonraki birkaç yıl kendini geliştirmek adına stajyer gibi çalışmak zorundalar.

Ama maalesef ki birçok meslek bu kadar ciddiye alınmıyor. Günümüzde birçok sektörde, herhangi bir eğitim aranmadan-sorulmadan kolaylıkla istihdam yaratılmaktadır.

Mesela ehliyetiniz varsa bir arkadaşınız vasıtasıyla taksi veya dolmuş şoförlüğü yapabilir, biraz sermayeniz varsa oto galeri açabilirsiniz.

Satış & Pazarlama sektöründe de durum bundan hiç farklı değildir.

İş ilanlarında aranılan vasıflar arasında en az lise/üniversite mezunu ve sektörde en az 2 yıl deneyimli yazsa bile, bazen bir tanıdık vasıtasıyla gelen deneyimsiz gençleri, patronlar “Evet, seni gözüm tuttu, sen bu işte gelecek vaat ediyorsun.” diyerek işe almaktadır. Bunların birçoğu işe başladığı aynı günde sahaya sürülerek müşteri ile karşı karşıya gelmektedir. Belki geçmişte müşteri için ucuz fiyat öncelikli olabilirdi fakat günümüz Türkiyesinde müşteri, ucuz fiyatla birlikte karşısında işinin ehli kişiyi görmek istiyor.

***

Oysaki mesleki eğitim, Türklerin geleneklerinde vardır.

Bir baba küçük yaşta çocuğunu bir ustanın yanına verirken “Eti senin, kemiği benim.” derdi. Bu şekilde, onun iyi bir meslek eğitimi almasını ister, bunun için her türlü fedakârlığa hazır olduğunu vurgulardı.

Şimdilerde Meslek Liseleri var. Ama bilinçsizce yönlendirmeler yüzünden randımanlı olduklarını ve Eğitim Sistemine ve iş dünyasına çok şey kattığını söyleyemeyiz.

Aslında bunun temelleri çok eskilere dayanıyor.

Selçuklu döneminden başlayarak Osmanlı’nın tamamında ve 80’li yılların sonuna kadar Türkiye’de devam eden geleneksel sistemde çıraklık eğitimi çok önemli bir yer tutardı. Hatta tarih kitaplarına bakarsanız bu bağlamda bir eğitim sistemi kurulduğunu bile görebilirsiniz. Yazılanlara göre eğitimine Yamak olarak başlayan kişi Çırak, Kalfa, Ustalık dönemlerinden geçmeden “İşin ehli oldum.” diye müşteri karşısına çıkamazmış.

Bugün ise durum bambaşka; dün mesleğe adım atıyorsunuz, bugün müşteriyle baş başa kalıyorsunuz.

***

Otomotiv sektörü de bunun sancılarını çeken sektörlerden birisidir.

Her ne kadar mevcut istihdam üzerinde eğitim planları yapılsa bile gelişigüzel zamanlarda parlayan kıvılcımlar aynı hızla sönmekte ve eğitim programları istikrarsız bir tablo çizmektedir. Oysaki süreklilik çok büyük bir önem arz etmektedir. Fizik kanunlarından bilindiği üzere, ardı ardına gelen dalgalar (aynı dalga boyu ve frekans) daha güçlü bir etki yapmaktadır.

Otomotiv sektöründe eğitim rüzgârını genellikle Distribütör firmaları estirmektedir. Bir eğitim programı hazırlarlar ve davet ederler (yetkili satıcılar zorunlu olarak katılım gösterirler), daha sonra uzun bir sessizlik olur, eğitimler yarım kalır, personeller değişir, eğitimli ve kalifiye personel gider. Eğitimsiz, sektöre yeni adım atmış (çırak) personel gelir. Kimi tutunur kimi gider ama çoğunlukla sektöre zarar verirler.

Kalifiye eleman eksikliği her sektöre zarar verir. Hizmet kalitesi düşer, müşteri memnuniyetsizlikleri artar, ciro düşer, ücretler azalır, sosyal haklar kısıtlı kalır, sıkıntılar artar.

Ne kadar çok eğitim, bir o kadar çok kalifiye eleman ve bir o kadar da yüksek ücret ve fazlasıyla sosyal haklar demektir.

Yani eğitim; her şey demektir.

Tags: , , , , , , , , , ,




Üste Git ↑