Hüseyin Yayla no image

Published on Eylül 10th, 2013 | tarafından H. Hüseyin YAYLA

10

Bir Fil Daha Ne İsteyebilir?

20 Ağustos 1994’te Honolulu şehri sirk gösterisini izliyordu; sirkte 20 yaşında bir fil vardı, adı Tyke’tı.

Fil, işvereninden ve şirketinden artık iyice bezmişti. Eğlence parklarına ya da sirklere çıkmaktan, tehlikeli çalışma koşullarından yorulmuştu. Rutin dayaklar, tedavi edilmeyen yara ve bereler, sürekli seyahat etmek canına tak ettirmişti. Artık, yemeğin olmamasından ya da yemeğin kötü olmasından; sağlığının önemsenmemesinden, sağlık önlemlerinin olmamasından ama esas olarak, her gün sirke çıkmaktan bezmişti.

Tyke, daha bir yıl önce Pennsylvania’da sahneden kaçmış, binanın kapılarını kırmıştı. Üç ay sonra, Dakota’da gösteri sırasında terbiyecisini ezmiş ve ortadan kaybolmuştu. Her iki olayda da terbiyeciler Tyke’ı sakinleştirmeyi başardılar ama Honolulu’da Tyke’ın sabrı taşmıştı. Tyke, yüzlerce izleyicinin gözü önünde terbiyecisini öldürdü, bakıcısını yaraladı, sokağa kaçtı. Sokakta bir palyaçoyu ayaklarının altına aldı ve sirkte çalışan bir adamı ezdi. Polis hiç zaman kaybetmedi. File 89 el ateş edildi.

1993 yılında Honolulu polisi gene böyle kalın derili söz dinlemez bir hayvanı vurarak öldürmüştü.

Ancak bazı okurların düşüncesinin tam tersine Tyke’ın o günkü eylemi hiçbir şekilde boşa gitmedi. Aslında şehre, devlete ve Hawthorn Şirketine yüzlerce dava açıldı. Halk nezdinde tartışmalar başladı. Sirk konusunda olumlu düşünmeyen birçok insan eylemlere katılmaya başladı. Hayvan hakları kuruluşları destek gördü. Büyük tepki oldu. Protestolar ve boykotlar yaşandı. ABD Tarım Bakanlığı (endüstriyi denetleyen bakanlık) daha ciddi yaptırımlar uygulanması, daha ihtiyatlı davranılması ve cezaların artırılması konusunda uyarılmış oldu. 1994’te federal hükümet Hawthorn’un sahibi John Cueno Jr.’ın sirkindeki 16 file el koydu. Tyke’ın o Ağustos günü gösterdiği direniş toplumsal değişimin gelişmesine destek oldu. Tyke tarih yazdı. [1]

***

Filler için “hisli hayvanlardır” denir. Atlar için de böyle söylerler, kediler ve köpekler için de…

Aslında tüm hayvanlar hisli canlılardır. Yani canlıların doğasında vardır “hissedebilmek”.

İnsan da bir canlı olduğu için o da hissedebilir. Hisleri vardır insanın, kendini iyi hissettiği noktada her şeyin üstesinden gelebilir. İyi hissetmezse kibrit çöpünü bile yerinden oynattıramazsınız ona. Yani motivasyon denilen şeyden bahsediyoruz kısacası.

***

Tabi şimdi ben düşünüyorum da bu filin hikâyesini okuyan hemen herkesin aklına hayvan hakları ve insanların hayvanlara yaptığı eziyet veya işkencelerle ilgili bir düzine senaryo gelebilir. Haklılar da…

Hayvan hakları tabi ki de önemli ama bu yazıyı okuyunca benim aklıma iş dünyası ile ilgili bir konu geldi. Özellikle de Her gün sirke çıkmaktan bezmişti cümlesini okuyunca…

***

İşkence tarzı eziyetleri başka bir platformda konuşmak üzere bir kenara ayıralım ve her gün aynı şeyleri yapma konusundaki sıkıcılık ve eziyeti ele alalım.

Belki de bu hayvancağızın -başkaldırı adına- yaptıklarını bugün iş dünyasında birçok çalışan, farklı şekilde, kendince bir çözüm bulmaya çalışarak yapıyor olabilir. Belki sevgili Fil’imiz konuşabilseydi; “Nedir bu kardeşim? Her gün çık, insanları eğlendir. Yeter yahu, sıkıldım… Ben artık yetenekli ve tanınan bir filim. Bana artık başka görevler verin. Şirketinizin tanınmasında ve kârlılık konusunda farklı misyonlar üstleneyim” diyecekti. Belki de hareketleri ile bunları söylemeye çalıştı ama insanlar onu anlamamış ya da yanlış anlamış olabilirler.

Zaten insanlar neyi anlıyorlar ki?

Belki de bu yüzden birçok insanın ömrü “Bir gün beni de anlayan biri çıkacak” diye beklemekle geçiyor.

***

İş dünyasına geri dönersek; insanlar sürekli aynı işleri yapmaktan bıkıyorlar ve bir süre sonra motivasyonları düşüyor. Sürekli değişiklik arıyor ve yeni bir şeylerin peşinde koşuyorlar. Evet, gerçek hayat böyle, bu insanın doğasında var.

Sürekli aynı işyerinde, aynı pozisyonda çalışan personel bir müddet sonra sıkıldığını hisseder. Her şey üstüne üstüne geliyordur. “Kimse beni anlamıyor” diye düşünür. Arkasından gidip konuşması gereken kişiyle konuşmak yerine hiç ilgisi olmayan kişilere dert yanar. Sonra da kendi içerisinde bir çıkmaza girer. Devam mı tamam mı bir türlü kara vermez. En kestirme yol, bir iş yerinden ayrılıp başka bir işyerine başlamaktır. Bu neyi düzeltecekse artık?

İşte burada da hikâyenin sonundaki cümle çok önem taşıyor.

Sevgili filimiz ne yaptı?

Cümleyi hatırlarsak; “toplumsal değişimin gelişmesine destek oldu” diyordu.

Hımm, değişim ve gelişme…

Performansı düşen veya ayrılıp giden her personelin ardından patronlar ya da yöneticiler kendilerine merakla şu soruyu soruyorlardır herhalde; “Ne istese verdik, maaşı da iyi, bu adam daha ne istiyor?”…

İşte, çözüm sorunun içerisinde zaten. Bu adamlar ne isteyebilir diye bakmak lazım. Adamın derdi monotonluk mu para mı terfi mi ekip arkadaşları mı yoksa ekip olamamak mı? Dinle, anla ve çözümle…

Birçok kurumsal firma bu derde şöyle bir çare getirmiş durumda; birkaç yıl aynı pozisyonda çalışan personelini -özellikle de başarılı olmuşsa- farklı bir departman veya göreve atayarak hem onu motive ediyor hem de verimi düşük olan departmana bir ivme kazandırmış oluyor. Ne de olsa yeni pozisyonda yeni bir göreve getirilen personel bir şeyler başarmak isteyecek dolayısı ile de oraya bir hareketlilik gelecektir.

Özetle, yeni atamalar için; “yeni bir konsantrasyon, yeni bir motivasyon ve performans zenginliği oluşturacaktır” diyebiliriz.

En önemlisi de “iç huzuru” olur sanırım…

[1] Facebook

 

Tags: , , , , ,




Üste Git ↑