Satışta Özgür Modeli

Dünya pazarında büyük bir pay sahibi bir markanın mağazasında alışveriş yapacağız. Nokta atışı, direkt kot pantolon almaya gitmiştik.

Satış danışmanlarından birisi yanımıza yaklaştı ve “merhaba” dedi.

Yardımcı olmasını istedik. Kot pantolon alacağımızı beyan ettik.

Hemen yardımcı olacağını söyleyerek yanımızdan uzaklaştı ve diğer müşterilerinin yanına gitti.

Biz bu arada bir kaç pantolon beğendik ve deneme kabinine gittik ama tam istediğimiz model ve beden pantolonu henüz bulamamıştık.

Bu sırada bir bay ve bir bayan satış danışmanı boş oldukları için kabinlerin önünde muhabbet ediyorlardı.

Onlardan yardım istedik. Bizimle ilgilenen bir arkadaşları olup olmadığını sordular, cevap verdik.

Bu arada bizimle ilk ilgilenen arkadaş tekrar yanımıza geldi. Bir pantolon bırakıp gitti.

Neyse uzatmayalım bu böyle sürüp gitti.

Boşta olan satış danışmanı arkadaşlar bir kaç fikir beyan etmekle yetinip bizden olabildiğince uzak durdular.

Sonuçta kasaya gittiğimizde her şey ayan beyan ortaya çıktı.

Bizimle ilk temas kuran arkadaş satın aldığımız ürünleri kendi üzerinden satış göstererek prim hak etmişti.

Kasada ödeme yaparken bir yandan da vücut dillerini ve suratlarındaki ifadeleri izlemeye çalıştım.

Onlar için bizim (müşteri olarak) ne hissettiğimiz önemli görünmüyordu. Kendi kurdukları sistemin kurbanı olduklarının henüz farkında değillerdi. Bizimle birlikte bir kaç müşteri daha kendi aralarında serzenişte bulunarak mağaza içerisinde alışveriş yapmaya çalışıyordu. Sanıyorum onlar da sadece ürün ve fiyat odaklı olarak orada bulunuyorlardı.

***

Bazı uzun sureli planlarımız dolayısıyla ev değişikliği düşünüyorduk. Nokta atışı, ilçe-mahalle-siteyi kafamızda belirlemiş ve uygun bir daire bakıyorduk. Özetle söylersek, emlakçıların işi çok kolay görünüyordu.

İlgili site içerisinde bütçemize uygun daireyi bulup, ev sahibi ile aramızda köprü oluşturup pazarlığı sonuçlandıracaklar ve primlerini alacaklar.

Ekrem adında bir emlakçı ile yollarımız kesişti.

Bir ilan üzerindeki telefon numarasını aradım. Telefonun ucunda bizim emlakçı Ekrem var. Daire ile ilgilendiğimizi söyledim.

Daire içinde kiracı olduğunu, hemen randevu alıp döneceğini söyledi.

Bekledim ama aramadı.

Birkaç gün sonra aradı ve halen daire arayıp aramadığımızı sordu.

Kendisinden cevap beklediğimizi söylediğimde birkaç mazeret söyleyip durumu kurtarmaya çalıştı.

Ses tonundan genç ve iş yapma heyecanıyla dolu bir arkadaş olduğunu hissettim. Daha sonra tanışma fırsatımız oldu.

35 yaşlarında üç kız çocuğu babası, eşi çalışmayan ve iş yapmaya ihtiyacı olan bir arkadaş olduğunu öğrendim. Önüne çıkan her müşteri adayı ile ilgilenmeye çalışarak hızlı ve çok para kazanma arzusu içerisinde olduğunu gözlemledim. Fakat bu hırsı onu baltalıyordu ve bunun farkında bile değildi. Zira kiminle ne konuştuğunu ve müşteri taleplerinin ne olduğunu, randevularını vb. hepsini birbirine karıştırıyordu.

Anlayacağınız gibi, işi hiç te kolay görünmüyordu.

***

Bir dönem yöneticiliğini üstlendiğim yetkili satıcı bünyesinde ekibimin içerisinde genç ve heyecanlı bir genç ile çalışıyordum. Kendisi benimle çalışmaktan hiç hoşnut olmasa da şartlar yaklaşık iki yıl beraber çalışmamızı gerektirmişti. Benden hoşlanmamasının en önemli nedeni aynı anda birden fazla müşteri ile görüşmesini istemiyor olmamdı.

Beni hiç bir zaman anlamadı. Sürekli beni, kendisinin satış yapmasını istemiyor olmamla suçladı.

Bu arada satış adetleri yüksek bir grafik çizmekle birlikte en fazla müşteri şikâyeti de aynı satış danışmanından geliyordu.

Bir müşteri ile ilgilenirken aynı anda mağazadan içeri giren diğer müşterileri “merhaba” diyerek karşılıyor, yardımcı olacağını söyleyerek bir diğer müşterisinin yanına gidiyordu. Bu arada boşta kalan diğer müşteriler sorularına cevap bulamıyordu. Bu arada yardımcı olmak isteyen diğer satış danışmanı arkadaşları ile aralarında sürekli sorun yaşanıyordu.

Bu durumu düzeltmek için “satışı kim gerçekleştirdiyse primi de o hak etmiştir” gibi bir çözüm getirmek istesem de sistem buna engel oluyordu.

Bu sistemi kim getirdi bilemiyorum ama herkes kabullenmiş ve değiştirilmesi de bir o kadar zor bir madde içeriyordu.

“Müşteri ile ilk olarak kim temas kurduysa satış onundur.”

Bu telefonla veya fiziksel olarak ilk merhaba diyen herkesi kapsıyordu. Yani bir merhaba demeniz yeterliydi.

Bu süreçten sonra bir diğer satış danışmanı ürünü tüm detaylarıyla anlatmış, finans ve resmi işlemler sürecini başarıyla yürütmüş ve satışı sonlandırmış olsa dahi primi ilk merhaba diyen hak etmiştir.

Görünen o ki; bu durumdan müşteri, diğer çalışanlar ve dolaylı yollardan patron da mutsuz olsa dahi kimsenin gücü bu maddeyi değiştirmeye yetmiyordu.

Değişmesini en çok ta Özgür istemezdi.

Ne de olsa kendisi de bu model üzerinden para kazanıyordu.

İnsan Faktörü

Bugün hepimiz biliyoruz ki ürün aynı, hizmet aynı olunca müşteri en ucuz fiyatı veren yerden alışveriş yapmak istiyor.

Yani yaptığınız işte ayakta kalabilmeniz için rakiplerinizden farklı bir şeyler yapamadığınız sürece fiyatı düşürmeniz gerekir. Bu da doğrudan karlılığınızı etkilemeye başlar.

Bunları bilmek için alim olmaya gerek var mı? Bence yok!

Günümüzde tüm ürünlerin birbirine benzediğini ele alırsak ve fiyat konusunda da kıyasıya rekabet olduğunu düşünürsek müşteriyi kazanmak için hizmet kalitenizi yükseltmeniz gerekir.

Doğru mu? Doğru!

Peki, hizmet kalitesi nasıl yükselir?

Bunun için önce “Müşteri ne ister?” sorusuna cevap bulmak lazım.

Kendinizi müşteri yerine koyarsanız:

–       İlk olarak mağazaya girdiğinizde güler yüzle karşılanmak istersiniz.

–       Sonrasında önemsenmek ve anlaşılmak istersiniz.

–       Nihayetinde de satın alacağınız ürün için ödeyeceğiniz fiyatın iyi olduğuna ikna olmak istersiniz.

Peki, bunları size sağlayacak olan kimdir? Tabi ki de Satış Danışmanı’dır.

Satış Danışmanı kimdir?

Makine veya herhangi bir yapı değil, tam aksine ücretle çalışan canlı kanlı bir insandır. Yani yaşayan, nefes alan, ihtiyaçları olan bir canlıdır.

O da ihtiyaçları karşılanmadığında mutsuz olacaktır. Tıpkı mağazanızı ziyaret eden ve iyi karşılanmayan müşteriniz gibi…

Bugün iş dünyasında ürünlerin birbirine çok benzediğini söyledik. Fiyatlarda da kıyasıya rekabet olduğunu söyledik.

Doğru mu? Evet…

Evet, firmalar arasındaki fiyat rekabeti her geçen gün daha da kızışmaktadır. Bundan dolayıdır ki yatırımcılar (patron) maliyetleri ucuzlatmak için giderleri kısmaya çalışmaktadır.

Bu giderler neler olabilir? Ürün maliyeti, vergi, kira, elektrik, su, telefon, sabit tüketim ve sarf malzemeleri, personel giderleri v.b…

Artan maliyetler karşısında eliniz kolunuz bağlıyken ve sabit gider kalemlerinde herhangi bir tasarrufa gidemediğinizden dolayı (ve çalışan personel için en büyük tehditlerin başında gibi görünen dışarıda bekleyen işsizler ordusunu da göz önüne alırsak) geriye sadece ve sadece personel maaşları kalmaktadır. Ya da bize öyle görünmektedir.

Maalesef ki günümüzün en acı gerçeği olarak karlılığı artırmak veya bazen sadece sabit tutabilmek adına ucuz istihdam ve işgücü yaratılmaktadır. Peki, ya sonuç?

En başında da söylediğimiz gibi müşteriyi çekebilmek için hizmet kalitesini yükseltmeniz gerekmektedir ve bunu sağlamak için kalifiye personele ihtiyacınız vardır. Acemi personel ile müşteri memnuniyetini sağlamayı düşünmek boşa kürek sallamak gibi bir şeydir.

Karlı bir satışın döngüsü nasıldır?

Düşünün ki bir ürün satıyorsunuz, müşteriniz oldu, memnun kaldı, satın aldı, kar ettiniz, müşteri size sadık kaldı, tavsiye yolu ile size yeni müşteriler kazandırdı, yeniden alışveriş yaptı ve sürekli müşteriniz hale geldi. Bu sizin için sürekli yeni müşteriler bulmaya çalışmaktan daha az maliyetli olacaktır.

İşte tüm bunları gerçekleştirebilmeniz için iyi bir satış danışmanına ihtiyaç duyacaksınız. Yani “Kaliteli hizmet için en önemli faktör nedir?” diye soracak olursak yegane cevabı “İnsan Faktörü” olacaktır.

O zaman şunu diyebilir miyiz?

“Giderleri kısmak için personel maaşlarını düşürmek, dolayısı ile de deneyimsiz personel çalıştırmak yerine, kalifiye iş gücü istihdamı ile birlikte hizmet kalitesini artırmalı ve sadık müşteriler kazanmalıyız.”

Dolayısı ile şunu söyleyebilir miyiz ki; “Mutlu müşteri eşittir mutlu personel”…

Peki, personel mutluluğunu nasıl sağlarsınız?

Yukarıda da dediğimiz gibi personelinizin ücret karşılığında çalışan ve bilumum ihtiyaçları olan bir insan olduğunu unutmayınız. Mutlu olması için ihtiyaçlarını karşılayabilmesi gerekmektedir. İhtiyaçlarını yeterince karşılayabilmek için de yeterli ücret alması gerekmektedir.

Peki, tüm bunları yatırımcılar (patron) bilmiyor mu? Tabi ki de biliyorlardır ama insanlar bazen bildikleri şeyi dışarıdan da duymak isterler ya da bilmiyorlarsa da artık öğrenseler fena olmaz :)

 

Farklı Bir Akşam

iftar-yemegi-musem

Otomotiv sektöründe yine ilklerin yaşandığı akşamlardan birindeydik. İstanbul’un gözde restoranlarından birinin bahçesinde, çok hoş bir ortamda kurulmuş masada iftar yemeği yeniliyordu. Masanın etrafında İstanbul ve çevre illeri kapsayan bölgedeki yetkili satıcılıkların tüm 2.el müdürleri, satış danışmanları ve teslimat sorumluları dâhil 2.el ekibi, yani ikinci elin ehilleri toplanmışlardı.

Benim bildiğim kadarıyla böyle bir toplantı ilk defa yapılıyordu. Sektörün 2.el çalışanları ilk defa bu kadar kalabalık bir şekilde bir iftar yemeğinde buluştu.

Daha öncesinde belki birkaç arkadaşın buluştuğu bir akşam yemeği veya şirket içi yemekler olmuştur ama bölgeyi kapsayan ve hatta tüm ikinci el personelini içeren bir kalabalık ilk defa bir aradaydı. Bu güzel akşamı hazırlayan ve emeği geçenlere ve katılımcılara teşekkür ederim. Orada olmak çok güzeldi.

Bu akşamın göstergesi olarak şunu söyleyebilirim ki; son zamanlarda gerçekleştirilmiş ve yaşanmış olan aylık toplantılar, organizasyonlar, tatiller, konvansiyonlar ve verilen ödüllerle birlikte ikinci el çalışanları kendilerinin bir marka çatısı altında yaşadığını daha fazla hissetmeye başladılar.

Bugün baktığımızda, geçmişte sürekli şikâyet edilen “2.el ekibinin 2. Sınıf muamele görmesi” olayının bittiğini yine hepimiz görebiliyoruz. Bu konuda bizi dinleyen, bize inanan ve destek olan herkese teşekkür ederim

Bu zaman içerisinde marka ve çalışanları arasında iyi bir iletken olmayı başaran sorumlu kişileri de ayrıca tebrik etmek, onlara da hak ettiği değeri vermek gerekiyor.

Doğadaki en iyi iletkenin ne olduğunu söylememe gerek yok, hepiniz biliyorsunuzdur.

O yüzden rahatlıkla; “iyi bir iletken aynı zamanda da değerli bir madendir” de diyebiliriz.

Aradaki iletişimi iyi yöneten kişiler de değerli insanlar olmaktadır.

***

Ürünler, şirketler, hizmetler ve fiyatların birbirine çok benzediği bu dönemde; zaman, ‘farklı’ olma zamanıdır.

Yetkili satıcılar, markalarının tavsiye ettiği ürünleri kendi ürünleriyle birleştirdiğinde farklı bir şeylerin ortaya çıktığı görülmektedir. Bu dayanışma, önümüzdeki günlerde hem kendileri ve hem de müşterileri açısından daha kaliteli ve güzel oluşumların yaşanacağının net bir göstergesidir.

Her zaman her yerde söylediğim gibi bir kez daha söylemek istiyorum ki; 2.el personeli her zaman daha değerlidir.

İkinci el çalışanlarının özel yetenekleri vardır. Satın alma deneyimleri, araç hazırlama ve satış yetenekleri gelişmiştir.

Bu güne kadar önce kendileri olmak üzere sektör onlara hak ettikleri değeri maalesef ki verememiştir.

Bu gün ise her şeyin değiştiğini ve geldiğimiz noktada, 2. elin; yetkili satıcılıkların en değerli bölümlerinden biri olduğunu söyleyebiliyoruz.

***

Akşama damgasını vuran en önemli konulardan bir tanesi de yetişmiş, kalifiye 2. el personeli bulunamamasıydı. Birçok yetkili satıcılıkların ihtiyacı oldu halde en az 2 kişi olmak üzere çok sayıda ekspertiz ve araç bilgisine haiz satış danışmanlığı yapabilecek yetenekte personel aradığına şahit olduk.

İftarın başladığı andan itibaren mutlulukları gözlerinden okunan, bu ortamda bulunmaktan dolayı aldıkları keyif her halinden belli olan arkadaşların çehresini birden hüzün kaplamıştı. Bu konu konuşulurken herkesi bir çaresizlik içindeymiş gibiydi.

Oysaki çaresi var…

Hepinizin bildiği gibi MÜSEM’de açmış olduğumuz “2.el satış danışmanlığı ve ekspertizliği” eğitimi, bu sorunu kökünden halledebilecek bir ilaç gibi sektörün imdadına yetişmiştir.

Öncelikle markaların ve yetkili satıcılıkların bu programı desteklemeleri ve kısa sürede bundan faydalanmaları gerekmektedir.

Bu süreç içerisinde en hızlı şekilde iyi ve olumlu sonuçlar alınacağını hep beraber görebileceğiz.

Hep beraber daha iyi ve güzel günlere…

Hayırlı Ramazanlar :)

Şut ve Gol

Birkaç yıl öncesindeydi… O zamanlar TRT 1’de sunucu Erdoğan Arıkan, yorumcular Hakan Şükür, Mehmet Demirkol ve Ömer Üründül ile birlikte Stadyum programını yapıyorlardı. Onlara bir e-posta göndermiştim.

Spor programlarının içerisinde eskiden beri süregelen bir bölüm vardır; o hafta içerisinde atılan golleri gösterirler. İşte bu  “haftanın golleri” bölümüne alternatif olarak o haftaki maçlar içerisinde atılan şutları gösteren bir bölüm eklenmesini önermiştim.

Nedenine gelince;

Atılan şutlar o kadar kötü o kadar cılız ve o kadar isabetsiz ki insan ister istemez; “ben vursam daha iyi giderdi” demekten kendini alamıyordu.  Atılan her şuttan sonra;

Hay senin ayağına…

Şunu bizim marangoza gönderilim de yontsun biraz,

Senin ayağının balansı yok mu kardeşim?

Ben vursam kesin gol olurdu!

Seslerini duymuşsunuzdur çoğu zaman. (tabi bazı kelamları biz burada kaleme alamadık, anlayışınıza sığınarak :) )

Peki, sizce Türk futbolcusu şut atmayı bilmiyor mu?

Biliyor – bilmiyor; tartışılır. Aslına bakarsanız bir yandan da maç içerisinde şut atmaya korkuyorlar diyebiliriz. (çoğunuz gözünüzle tanıklık etmişsinizdir). Eğer birisi yanlışlıkla gaza gelip de şut atarsa – bir de şut atan kişi genç bir futbolcuysa – vay o futbolcunun haline! Hemen diğerleri (ağabeyler) ona dönüp kızgın gözlerle bakar, o da başını öne eğip gerisin geriye koşar. Bir daha şut atmak mı? – “Tövbe”.

Bazı ağabeyler daha da ileri giderek – ağzından köpükler saçarak- kızar, bağırır, el kol hareketleri yapar… Bir de atılan şut kötü olunca, sanki haklılarmış gibi görünür. Taraftar da kızar haliyle, hazmedemezler kötü şutu.

Bizim sektörde çalışanların hata yapma şansları çok az. Hele ki 0-0 berabere giden, gol atmazsan her şeyin biteceği, milyon dolarların kaybedileceği bir maçta 90. dakikada kaleciyle karşı karşıya kalıpta boş kaleye golü atamayan personelin halini düşünemiyorum bile!

Sıkıysa vur topa, dağlara taşlara gitsin.

Nereye vuruyorsun?

Müsait durumdaki arkadaşına pas vermek yerine topu Avut’ a atarsan yaşatmazlar seni, çiğ çiğ yerler!

Peki, bu profesyonel futbolcular bir yılda 365 gün ne yapıyorlar sizce? Ne kadar şut çalışması yapıyor, işlerini ne kadar ciddiye alıyorlar?

Biz otomotiv sektöründe sabah 07’de evden çıkıyoruz, en erken akşam 20’de evde oluyoruz. Haftanın minimum 6 günü çalışıyoruz. Bazen Pazar günleri bile çalışıyoruz. Ayda ortalama 26 gün hesaplarsak 338 saatimizi (işe gidip gelirken dâhil olmak üzere) işyerinde geçiriyoruz.

Acaba bir futbolcu ayda kaç saat çalışıyordur?

***

Bir öğretmen sınavda yanlış bir soru sorsa o anda belki de 40 yıllık meslek hayatını bitiriverirler

Sizce bir doktorun yanlış teşhis veya tedavi yapmak gibi bir hata şansı ne kadar olabilir?

Bir avukat, dosyasını iyi okuyup iyi hazırlanmadan mahkemeye çıkıp davayı kaybederse durumu ne olur?

Bir usta, aracın frenlerini iyi kontrol etmedi diye oluşabilecek kazalarda ne kadar affedilebilir?

Bir öğrenci, iyi hazırlanmadığı bir sınavda, bir de üstüne basit bir hata yaparak birkaç puanla kaybettiği sınav sonrasında sadece bir yılını mı kaybetmiş olur?

Bir şoför sadece bir saniyelik önüne bakmadığında neler olabilir? Bir restaurantta veya kafedeki garson tepsiyi devirdiğinde işine kaldığı yerden devam edebilir mi?

Kalabalık bir şirkete yemek veren firmanın aşçısı o gün kullandığı malzemelerin bozuk olduğunu fark etmezse ne sonuçlar doğurabilir?

Bir Mühendis’in üzerinde çalıştığı planda – çok küçük de olsa – bir hata yapması nelere mal olabilir?

Bir satış danışmanının (bir maçta) kaç hata yapma şansı var sizce?

***

En ufak bir olayda “Türkiye’de futbolcu kolay mı yetişiyor?” diyorlar.

Bir Öğretmen, Doktor, Avukat, Mühendis, Satış Danışmanı kolay mı yetişiyor sanıyorlar?

***

Yeni yılda attığınız her şutun gol olması dileklerimle,

“mutlu yeni yıllar”

Âyinesi iştir kişinin lafa bakılmaz

Size de öyle mi olur bilemem ama ben alışveriş yapacağım bir mekâna ilk girdiğimde önce benimle ilgilenebilecek bir güler yüz ararım.

Giyim alışverişi yapacaksam uygun beden ve renk alternatifi konusunda yardım alabileceğim birine ihtiyaç duyarım. Teknolojik bir ürün alacaksam ürünü ve alternatiflerini iyi tanıyabilen ve benim adıma kıyas yapabilecek birine ihtiyaç duyarım. Ama kesinlikle bilimsel dil kullanmayacak, halk dilinde anlatacak bana o ürünü…

Ama her şeyden önce, kesinlikle “güler yüzlü” olacak. Az önce tartıştığı arkadaşının hıncını benden almayacak, nöbetçi kaldığı için yaşadığı sıkıntıyı bana yansıtmayacak, yorgunluğu yüzünden okunmayacak, kısacası “Öf, püf…” yapmayacak bir arkadaş arar gözlerim.

Mesleğine saygısı olmalı kişinin. Hani basında veya görsel medyada rastlarız ya bazen; en üzgün olduklarında bile sahneye çıkıp oyunlarını sergileyen tiyatro sanatçıları vardır. İçi ağlarken yüzü güler, komedi oynaması gerekir bazen. Hepimiz “Helal olsun!” deriz. Hatta bu örnek davranışlar, son zamanlarda neredeyse göz önündeki tüm sektörlerde (Sinema, TV, futbol…) ön plana çıkan aktörleri de etkisi altına almıştır. Bir bakmışsınız dünya futbolu vitrinindeki bir oyuncu önemli bir maça çıkmadan önce bir yakınını kaybetmesine veya sağlık sorunu olan bir yakını bulunmasına rağmen çıkar oyununu oynar. İşte bu “mesleğe saygı”dır.

Satış Danışmanları da işte böyle birer oyuncu olmalıdırlar. İçinde bulunduğu durum ne olursa olsun, işinin başında, güler yüzü ile müşterisine hizmet edebilmeli,  gözyaşlarını ve acısını içine akıtabilmelidir.

–          Yahu biz de insanız, her insan gibi bizim de sıkıntılarımız, dertlerimiz, acılarımız olmaz mı yani? Kredi borcumu, ödeyemediğim faturamı, çocuğuma alamadığım oyuncağı, hastamı, acımı, ağrımı düşünürken nasıl gülsün yüzüm?

Yüzünüz gülmeli!..

Eğer ki bu sahnede kalıcı olmak istiyorsanız güler yüzlü olabilmelisiniz.

* * *

İlk karşılama çok önemlidir…

Geçenlerde bir arkadaşımı da yanıma alarak birkaç otomotiv yetkili satıcısını ziyaret etme fırsatı buldum.

İlk gittiğimiz bayide önce otopark bulamadık. Uzunca bir uğraştan sonra aracımızı derme çatma şekilde bir yere sığdırabildik. İçeriye girdiğimizde resepsiyondaki bayan arkadaş hafifçe yaklaşarak:

–          Buyurun, dedi.

–          Satış Müdürünüz …… Bey ile görüşmek istiyorduk.

–          Şu anda diğer bir şubemizde, dedi ve öylece kaldı.

Ben “Eğer Satış Müdürü yok ise Satış Danışmanı arkadaşımız …… Bey ile görüşebilir miyiz?” dedim, o da eğitimdeymiş. “Peki.” dedikten sonra showroom’a bir bakıp çıkacağımızı söyledim ve o da yerine döndü. Showroom’da dolaşırken tanıdık yüzler aradım ama bulamadım. Neredeyse tüm masalar boştu; sigara molası, tuvalet molası, teslimat gibi nedenlerle neredeyse tüm Satış Danışmanları masalarından uzaklaşmışlardı.

Kimse bizim neden showroom’da dolaştığımız ile ilgilenmiyordu.

Nihayet tanıdık bir yüz gördüm ve yanına gittik. Biraz sohbet ettikten sonra onu daha fazla meşgul etmemek adına izin isteyerek yanından ayrıldık.

* * *

Başka bir marka ve bayisinin önündeyiz. Buranın park alanı var ama dolu gibi; güvenlik görevlisi yanımıza yaklaştı, aracın anahtarını üzerinde bırakmamızı, yardımcı olacağını söyledi. Araçtan inerek içeriye girdik. Ama kimse bizimle ilgilenmedi. Yanımızdan birileri gelip geçiyordu ama çalışan mı müşteri mi ayırt etmek çok zordu. Biraz gezinelim derken tanıdık bir yüz gördüm ve yanına gittik. Fakat içerisi çok bunaltıcı bir şekilde sıcaktı. Nedenini sorduğumda,

–          Biliyorum Müdürüm ama maalesef anlatamıyoruz, dedi.

Üst kata çıktık. Sıkışık masalar arasında zar zor iki sandalye bularak bizi masasında ağırlamaya çalıştı. İkramda bulunmak istedi ama çay ocağına telefon ile ulaşamadı. Önemli değil dedik ve ikramdan vazgeçtik. Biraz sektörden ve pazardan bahsederek kısa bir sohbet sonrasında oradan ayrıldık.

* * *

Yine başka bir marka ve bayisine uğradık. Otopark alanı gayet genişti. Gerçi plakasız 0 km araçlar da vardı ama müşteri otoparkı diye bir ayrım göremediğimizden boş bir alana park ettik. Aracımızı kilitleyerek içeriye girdik. Resepsiyon kapıya çok yakındı ve iki bayan arkadaş duruyordu. Bizi görünce hafifçe gülümsediler. Mekân küçük, ben tanıdık yüzü hemen buldum ve yanına doğru ilerlemek üzere hamle yaptım. Resepsiyondaki arkadaşlar herhangi bir hamle yapmadılar. Yanına gittiğimiz arkadaş masasına gidip elimi uzatana kadar herhangi bir şekilde benim yaklaştığımı fark etmedi. Bilgisayarda bir şeyler yapıyordu. Ben elimi neredeyse burnuna değecek kadar uzattım ve:

–          Kolay gelsin, dedim.

Beni görünce önce şaşırdı, sonra sevindi. Bir şeyler ikram etmek istedi fakat ben istemedim. Gerçi istesem de geç geleceği aşikârdı. Çünkü az sonra içeride duran 0 km Jeep’i gördüm ve neden çamurlu bir aracı showroom içine aldıklarını sorduğumda:

–          Sorma, dedi. Temizlik yapacak olan arkadaş bankaya gönderildiği için aracın yeri de boş durmasın diye içeri almışlar. Daha sonra yıkayıp tekrar alacaklar.

dedi. 2.el sektöründen ve işlerden konuşurken, diğer bir dostumuz -Filo Müdürü arkadaşımızı- aşağı davet ettik. Gelmesi gecikince biz yanına gidelim dedik. Filo katına çıkmak için servis müşteri kabulden geçmemiz gerekti. İki tane çıtı pıtı kızcağız baş başa vermiş bilgisayarda bir şeye bakıp gülüşüyorlardı. Bizi fark edince ayrılıp toparlandılar. Bir tanesi ile göz göze geldiğimizde birbirimizi daha önceden tanıdığımızı fark ettik, selamlaştık. Kısa bir hal hatır sorgusundan sonra biz yukarı çıktık. Müdür arkadaşımız telefonda bir müşterisi ile görüşüyordu. Müşterisine araçların tek tek özellikleri konusunda bilgi vermeye çalışıyordu. Telefondaki muhabbet uzadı, vakit de ilerleyince ben kalkmak için izin istedim. Kendisi omuzlarını kaldırarak “Ne yapalım, karşımızdaki müşteri,  cevap vermek zorundayız, kapatamıyorum. Kusura bakma…” der gibi mimikleriyle bizi uğurladı.

Kafama takıldı… Acaba bu müdür arkadaşımızın satış personeli yok muydu?

***

Oradan da çıkıp başka bir marka ve bayisine uğradık, yine otopark sorunu ile karşılaştık. Birkaç tur attıktan sonra çok da içimize sinmeyen bir yere aracı bırakmak zorunda kaldık. İçeriye girdiğimizde çok ağır bir koku bizi karşıladı. Muhtemelen araçların lastiklerine sürülen kimyasallardan geliyordu. İçeride biraz durunca kokuya alıştık. Bu kez de showroom içerisinin çok loş bir ışıkla aydınlatıldığını fark ettim. Başımı yukarı doğru kaldırdım ve birçok lambanın yanmadığını gördüm. Resepsiyondaki bayan bizi karşıladı. 2. El Satış Müdürü arkadaşımız ile görüşmek istediğimi söyledim. O anda müsait olmadığını, birazdan geleceğini söyledi. Oysaki arkadaşım karşımda duruyordu. Ancak bize yan durduğundan bizi göremiyordu. Ayakta, bir satış masasında oturan müşterilere yapmış olduğu ekspertiz sonrası 2. el aracın fiyatını ve bazı prosedürleri anlatıyordu. İşi bitene kadar ayakta bekledik. Resepsiyon bize oturacak yer göstermedi. İçecek bir şeyler ikram edilebilirdi ama onu da yapmadı. İçine kapanık biriydi herhalde. Arkadaşımın masasına geçtiğimizde resepsiyonu karşıdan görüyordum. Birkaç kez gözüm takıldı; kollarını birbirine kavuşturmuş showroom içerisinde geziniyor, bazen de resepsiyonda oturup elini çenesine dayayarak düşünceli şekilde ufka bakıyordu. Mekân içerisindeki kişiler ve olaylar ilgisini çekmiyordu sanıyorum.

Muhtemelen ben bir kez daha gitsem beni hatırlamayacaktır bile.

Arkadaşımla sektör üzerine yapmış olduğumuz sohbetimizi – çok fazla da uzatmadan-  bitirince oradan ayrıldık.

***

Aracımıza bindik ve işyerimize doğru yola koyulduk. Arkadaşım aracı kullanıyordu. Derin düşüncelere daldım; acaba çalışanların mutlu olması ve güler yüzle müşterilerini karşılaması, işini sevmesi ve sayması, araştırması ve geliştirmesi, kısacası işinin gereklerini en iyi şekilde yapması için gerekli “sihirli değnek”in  adı ne olabilirdi?