Çöz Çözebilirsen

ÖNCE KENDİNE VE YOLDA SENİNLE BİRLİKTE GİDENLERE  İNAN

Bir çiftçi, şehirdeki pazardan aldığı koyunu yürüyerek köyüne götürüyordu. Yolda koyunu alırken yaptığı sıkı pazarlığı hatırlıyor ve kendi kendisini tebrik ediyordu.

O sırada, yolun kenarında saklanmış olan dört hırsız, çiftçinin ardındaki koyunu çalmaya karar verdiler ve aralarında gizli bir plan yaptılar.

Hırsızlardan birisi ortaya çıkıp çiftçiye yaklaştı. Selam verdikten sonra şöyle dedi:

“Amcacığım, bu kaplanı nereye götürüyorsun? Şehirde kaplan satmaya mı başladılar artık?”

Çiftçi şaşırmış bir şekilde cevap verdi.

“Sen neden bahsediyorsun Allah aşkına? Bu yaşa gelmişsin, kaplanla koyun arasındaki farkı göremiyor musun? Bu bir koyun, kaplan değil.”

Sonra yürümeye devam etti. Aradan birkaç dakika geçmemişti ki, ikinci hırsız, çiftçiye yaklaştı ve, “Amca, bu kaplanı nereye götürüyorsun? Bu arada, cesaretine hayran kaldım. Bir kaplanla ıssız bir yolda yürümeye herkes cesaret edemez,” dedi.

Çiftçi ona da ardındaki hayvanın bir koyun olduğunu söyledi; ama, küçük de olsa içinde bir şüphe uyandı. Hayvan ya gerçekten kaplansa? Geriye döndü, hayvana baktı; ah, evet bu bir koyundu. Ama ya…

Derken, üçüncü hırsız geldi adamın yanına.
“Bana bu kaplanı nasıl yakaladığını anlatır mısın?” diye
sordu çiftçiye.

Adam bu defa cevap vermeden hızlı hızlı yürümeye başladı, içindeki şüphe giderek büyüyordu. Tamam, o hayvanın koyun olduğunu kendisi biliyordu; ama, bu kadar insan niye durup dururken hayvana kaplan diyordu ki? Yoksa, kendisi mi yanılıyordu?

Çok geçmeden, dördüncü hırsız çıktı adamın karşısına.

“Aman Allahım! Şu kaplanın güzelliğine ve azametine bak! Amca nereden buldun bu yırtıcı hayvanı. Aman dikkat birilerini parçalayıp yemesin!…”

Çiftçi şimdi şüpheler içinde kıvranıyordu. Bir sürü insan kendisine o hayvanın kaplan olduğunu söylemişti, demek ki bir bildikleri vardı. Onu evine götürdüğünde üstüne atılırsa ne yapacaktı? Koyun gibi görünüyordu, evet, ama ya gözleri onu aldatıyorsa? Hayatını tehlikeye atmaktansa, bu hayvandan kurtulmak daha emin bir yoldu. Böyle düşünerek, koyunu bırakıp köyüne doğru kaçmaya başladı.

Saklandıkları yerden çıkan hırsızlar da koyunu götürüp pişirdiler ve kendilerine mükemmel bir ziyafet çektiler.

***

HER ZAMAN ÖĞRETMENE SAYGI DUY

Fatih bir şehzade olduğu için çok küçük yaşlardan itibaren ona göre eğitim almıştır. Fatih hocası Akşemseddin’den dersler alırken bazen haddini aşan hareketlerde bulunurdu. Bu durumu Sultan II. Murat’a söyleyen Akşemseddin’e II. Murat bir öneride bulunur. Bu öneriye göre, Akşemseddin Fatih’e ders verirken Sultan II.Murat izin almadan medreseye girer. Bu duruma kızan Akşemseddin II. Murat’a tokat atar ve “İlim meclisine izin almadan girme, çık izin alda gir” der. Bu durumdan oldukça etkilenen Fatih, babasının yani bir Osmanlı Padişahı’nın bile ilim meclisinde nasıl davranması gerektiğini görür ve bir daha hiçbir hocasına saygısızlık yapmaz.

***

YORUM YAPMADAN ÖNCE İŞİN SONUCUNU BEKLE

“Ankara’da öğrencilik yıllarım hep yoksullukla geçmiştir. Günlerce parasız dolaştığım, tuzsuz makarnalara talim ettiğim olmuştur. ” diye başlar hikaye ve şöyle devam eder.

“Yine, cebimde sadece bir çay parası olduğu bir gün, mahallemizdeki kahveye girdim. Çayımı içtim, çay çok güzeldi. Üstelik hararetim de vardı, bu çay beni kesmedi. “Keşke bir çay param daha olsaydı, bir de yanında sigara” diye düşünüyordum. (Hiç böyle bir şeyi çok isteyip de, hemen ardından elde ettiğiniz oldu mu? Simyacı’da yazdığı gibi “Bir şeyi çok isterseniz bütün evren size yardım eder”. Eder mi sizce de?)

Bu arada elinde bağlanmamış kravatla birisi kahveye girdi ve kahveciye seslendi: “Orhan abi kravat bağlayabilir misin? Hükümet’te bir işim var da.” Orhan abi, hayır anlamında başını salladı. Kahvede benden başka birkaç ihtiyar vardı. Onlar da hayır anlamında başlarını salladılar. Ben yardımcı olabileceğimi söyledim. Ben kravatını bağlarken, adam da “Orhan abi, yap delikanlı ile ikimize demli birer çay.” Demez mi? Üstelik cebinden sigarasını da çıkararak ikram etmez mi? Ben kravatını bağladıktan sonra; adam çok teşekkür etti. Çayları ödedi ve kahveden çıktı.”

***

Bu sefer hikayelere ek olarak bir şey yazmayacağım. Sizleri biraz düşündürmek istedim. Başlıklar size ipucu olsun. Hadi bakalım ne dersler çıkardınız? Alalım cevapları.

Ruhunu Verdiğin Anda

Televizyonlarda “Fatmagül’ün Suçu Ne?” dizisinin rüzgâr gibi estiği dönemde bilgisayarıma bir mail geldi. Şehir fırsat kuponları içerisinde uygun bir kahvaltı önerisi vardı. İlginç olan kahvaltı değildi, kahvaltıyı veren yerdi; Fatmagül’ün Mutfağı…

Dizide sıkça görmeye alışık olduğumuz mekânı yakından görmek için aslında iyi bir fırsattı.

Son anda kuponu almaktan vazgeçtim. Bu kadar popüler olan bir yerde bir de üstüne fırsat kuponu varsa -iğne atsan yere düşmez misali- kalabalık olmasından endişe ettim. Yine de çocuklar için farklı bir hafta sonu planımın içerisinde öğleden sonra sürprizi olarak gitmeye karar verdim.

Dışarıdan bakıldığında çok albenisi yokmuş gibi görünse de içerisi renkli ve farklı objelerle sıcak, şirin bir atmosfer oluşturmuştu. Mekânın sahibi aynı zamanda usta şef olarak yemekleri de kendisi yapıyordu. Biz gittiğimizde çok fazla müşteri yoktu. Bizden başka iki masa daha vardı. Fırtına sonrası sessizliği gibi kalabalık geçen kahvaltı servisinin yorgunluğunu üzerinden atıyordu sanki.

Önce servis hizmeti yapan arkadaşla ve sonrasında da işletmeci ile samimiyeti artırmamız fazla uzun sürmedi. Yemeklerden konu açıldı, farklı yemeklerden ve lezzetten konuştuk. Bodrum’dan başlayıp İstanbul’a uzanan ve dizi ile tanışmaya varan uzun bir sohbet ettik.

Bu arada karnımız da acıkmıştı, çocuklar sabırsızlanıyordu. Yemek seçimini ustamıza bıraktık. Mutfak salonun içerisindeydi ve yapılan her şeyi rahatlıkla izliyorduk. Biraz vakit geçti, mutfakta bazı terslikler olduğunu hissedebiliyordum. Hissetmeme gerek yoktu aslında görebiliyordum. Mutfakta farklı bir telaş ve yüzlerde endişe vardı.

Nihayet yemekler geldi. Konuşulanlarla ortaya çıkan lezzet aynı değildi. Ne yazıkki bizden geçer not alamamıştı. Nasıl alsın ki? İlk yemek yandığından ikinci yemeği yetiştirebilmek adına hem hızlıca hem de eksik malzeme ile çalışmışlardı. Tadı tuzu yerinde olmayan yemeğin en önemlisi de baskı ve endişe içerisinde yapıldığından ruhu yoktu.

***

Benim elim yemek yapmaya biraz yatkındır. Özellikle de yeni tarifler ve tatlar üzerine çalışmalar yaparım. Genellikle tarif üzerinden gittiğim nadirdir, kendimden bir şeyler katmaya çalışırım. Ölçüleri ve baharat karışımını kendim ayarlarım. Bazen eklemeler ve çıkarmalar yaparım. Çoğunlukla iyi sonuçlar çıktığını da rahatlıkla söyleyebilirim :)

Bu başarımı en çok da rahat olmama bağlıyorum. Yaptıklarımı kimseye beğendirmek zorunda değilim, kendimin beğenmesi yeter.

***

Hanımların “gün muhabbetleri” meşhurdur. Yer, içer, muhabbet ederler ve birbirlerinden yemek tarifi alarak günü sonlandırırlar. İlk fırsatta da yeni tariflerini denemekten geri kalmazlar.

İzlenimlere dayanarak şunu söyleyebilirim ki tarifte yazan her şeyi birebir uygulamalarına rağmen aynı sonuç çıkmayabiliyor.

Ben buna biraz da elin ayarı olması lazım diyorum. Elin ayarını nasıl ayarlarsınız, tabi ki de ruhunuzla. İçten gelen bir şeydir bu. Ruhunuz beyninize, beyniniz de elinize komut verir. İşte o zaman güzel sonuçlar almaya başlarsınız. Bazıları buna genetik diyebilir, anneden çocuklarına geçer hani. Aslında bu çocukluktan beri izleyerek öğrenme yönteminin bir sonucudur.

Nörolojik deneyler insan beyninin görsel ve işitsel olayları bir arada olduğunda daha iyi algıladığını ortaya çıkarmıştır. Bu yüzden televizyon günümüzün en etkili reklam argümanı olmaktadır.

Örnek olarak, daha önce televizyonda görmüş olduğunuz Coca Cola reklamını bir de radyodan dinlediğinizde şişenin kapağı açılıyor ve bardağa dökülüyor, bu arada hiçbir şekilde ürünün adı geçmiyor ama siz sesi duyduğunuzda gözünüzün önünde hemen buz gibi bir bardak kola geliyor öyle değil mi?

Hemen o anda tüm duyularınız harekete geçiyor ve bir bardak kola içmek istiyorsunuz.

***

Ben Lisans eğitimimi Yıldız Teknik Üniversitesi’nde Fizik dalında yaptım. Aynı zamanda öğretmenlik yapabilmek için de tüm ek dersleri aldım ve tamamladım. Tüm bu süre içerisinde beynimize birçok teorik bilgiler yüklediler ama kimse bize nasıl bir öğretmen olabileceğimiz konusunda -küçük de olsa- herhangi bir ipucu vermedi.

Benimle birlikte mezun olan arkadaşlarımın içerisinde bugün öğretmenlik yapanlar ve öğretim üyesi olanlar var. Hepsi de görevlerini severek ve başarıyla yapıyorlar hem de -başlangıçta- hiçbir tarif almadan…

Evet, belki birçoğu meslek hayatlarına ilk başladıklarında ne yapacaklarını bilmiyorlardı ama bugün hepsinin ne yaptığını bilen, kararlı ve idealist kişiler olduğuna inanıyorum.

Denediler, yanıldılar, doğru bildiklerini yaptılar, tavsiyeler aldılar ve belki de kendi öğretmenlerinden gördükleri izlenimlerini tecrübeye aktardılar. Hepsi de kendi tariflerini oluşturdular. Ortaya çıkan lezzetlerin hepsi de birbirinden farklıydı. Nihayetinde ellerindeki hamur birbirinden farklıydı. Hepsine de ayrı bir ayar gerekiyordu. Hepsi farklı baharatlar kullansalar da tek bir malzeme değişmiyordu; o da sevgileriydi.

Ben öğrencilere aşırı bilgi yüklenmesinden ziyade görsel ve işitsel olaylara yer verilmesinden, mümkün olduğunca el becerisi ve deneysel çalışmalar yapılmasından yanayım. Öğrencilerin görerek, dokunarak, eğlenerek öğrenmesi taraftarıyım.

Bugün öğretmenlik yapsaydım kesinlikle müfredata bağlı kalmaz mümkün olduğu kadar çok canlandırmalı oyunlar, tiyatro, drama derslerine ve laboratuar çalışmalarına ağırlık verirdim.

Bazı kitaplarda ebeveynlere tavsiye niteliğinde “Bilimsel olarak ders çalışma ve sınavda başarılı olma becerileri çoğu çocukta doğal olarak var olan becerilerden değildir. Bunların öğretilmesi ve sürekli egzersiz yaptırılarak pekiştirilmesi gerekir. Bu becerileri öğretmeye vakit ayırarak, onun okulda daha başarılı olmasını sağlayabilirsiniz.” deniliyor. İyi de öğretmenin okulda yapamadığını ben -bir veli olarak- evde nasıl yapacağım?

Bugün ben öğretmenlik yapsaydım her dersin sonunda çocuklara kısa sürede cevaplayabilecekleri küçük bir sınav yapardım. Böylelikle hem baskı altında neler yapabileceklerini hem de ders içerisinde neler öğrendiklerini görebilirdim. Alacağım geri bildirim bana çocukların eksiklerini gösterecek ve önümüzdeki derse nasıl hazırlık yapmam gerektiği konusunda yardımcı olacaktır.

Bazen aklıma şu soru takılmıyor değil hani; ödev vermiş olmak için mi ödev veriliyor, yoksa araştırmaya, öğrenmeye teşvik etmek için mi?

Çocuklar eve geldiklerinde ders yapmaktan başka hiçbir şeye vakit ayıramıyorlar.

Bu çocuklar evde anne babalarıyla sohbet edecekler, kardeşleriyle oynayacaklar, belki de ev hayvanları ile vakit geçirecekler, kitap okuyacaklar veya müzik, el işi gibi hobileriyle uğraşacaklar. Tabi ki ödev yapmaktan vakit bulabilirlerse…

Ben derim ki; gelin öğretmenlerimiz el ele verelim ve bu işe bir çözüm getirelim. Çocuklarımızı ödev hapishanesinin içerisine mahkûm etmeyelim. Eğitim ve öğretim hayatlarının içerisinde bilgi kirliliğine maruz kalmasınlar. Dokunsunlar, hissetsinler, mevcut tariflere ekleme çıkarma yapsınlar, ruhlarını katsınlar. Baskı altında dahi rahatlıkla iş çıkarmasını öğrensinler. Ellerinden çıkanı önce kendileri beğensinler, sonra başkaları.

Mezun olduklarında seçtikleri mesleklerine göre mevcut tariflere kendilerinden bir şeyler katsınlar. Yaptıkları yemeğin bir tadı olsun, bir de ruhu…

***

İş dünyasına her gün binlerce genç katılmaktadır. Genel olarak baktığımızda bu gençlerin birçoğunun daha önce iş görüşmesi yapmamış, beden dilini kullanmamış, topluluk önünde konuşma yapmamış, ciddi anlamda bir yazışma yapmamış, ofis programları ve cihazlarını kullanmamış olduklarını görebiliyoruz. Sanırsınız hayata daha yeni başlıyorlar…

Siz Kaç Kişi-lik-siniz?

Bir futbol maçı oynanıyordu. Saha ve zemin futbol oynamaya elverişli, seyirci her zamanki gibi mükemmeldi. Maç ortada geçiyordu. Her iki takım da birbirini tartarak oynuyor, hata yapmamaya çalışıyordu. Güç dengeleri birbirine eşitti.

Derken maçın 60. dakikasında bir futbolcu kırmızı kart gördü ve takımını 10 kişi bıraktı. Teknik direktör bir hamle yapmalıydı. Sahaya ilk 11’de 2 forvetle çıkmıştı. Şimdi birini kenara alıp orta sahayı güçlendirmek gerekiyordu. Yaptı da…

Bu maç takım için önemliydi. Ne olursa olsun bu maçı almaları gerekiyordu ve oyuncular da bunun farkındaydı. 10 kişi kalmışlardı. Rakip üstlerine gelecekti. İyi bir takım savunması yapıp kontra atak ile golü bulabilirlerdi ve öyle de oldu. Tüm futbolcular neredeyse iki kişilik koşarak oyundan çıkan arkadaşının eksiğini kapattı ve hızlı bir atakla takım golü buldu. Daha sonra rakibin baskıları sonuç vermedi ve maç 1-0 sonuçlandı. Teknik direktör soyunma odasında oyuncularını tebrik etti, onların sevinç kutlamalarına katıldı.

Hafta içi antrenman vardı. Takım önümüzdeki haftanın hazırlıklarını yapıyordu. Keyifler yerindeydi. Kulüp başkanı bir haber gönderdi ve teknik direktör ile görüşmek istediğini söyledi. Teknik direktör antrenmanı yardımcısına devretti ve yapılacakların üzerinden kısaca geçerek kolaylıklar diledi.

Daha sonra kulüp binasında başkanın odasının önündeydi. Kapıyı vurdu, içeri girdi. Selam ve hatır sormaların ardından başkan konuya girdi,

– Hafta sonu için sizleri bir kez daha tebrik ederim. İyi bir başarı gösterdiniz.

– Teşekkürler başkanım.

– Ayrıca şunu da söylemeliyim ki takım bu sene iyi gidiyor.

– Eksik olmayın.

– Yalnız biliyorsun mali durumumuz hiç iyi değil. Bazı tasarruflar yapmamız lazım.

– ???

– Futbolcuların maç başı paralarını ödemekte zorluk çekiyoruz. Onlarla konuşmanızı ve bundan sonra her birinin iki kişilik oynamasını istediğimi söyleyin. Zira bundan sonra maçlara 10 kişi ile çıkacağız. Bunu başarabileceklerini hafta sonundaki maçta gösterdiler. Bir kişinin maç başı parasından elde edeceğimiz tasarruf bize nefes aldıracaktır.

– Aman başkanım, siz ne diyorsunuz, 10 kişi ile maça çıkılır mı?

– Neden çıkılmasın? Geçmişte örnekleri de var. 10 kişi ile ne maçlar kazanıldı…

– Yapmayın, sayın başkanım. Bunlar sadece bir maçlık ve belirli dakikada oynanan oyunlar. Sürekli aynı performansı göstermek mümkün değil. Bunun hastalıkları, sakatlıkları var. Kupa maçları ve Avrupa maçları var. Hem şampiyonluk elden giderse tasarruf edeceğimiz miktardan çok daha fazlasını kaybedebiliriz!..

– Ben takımıma güveniyorum. 10 kişi ile yola devam edeceğiz. Git ve onlarla konuş. Bizi anlayacaklarına ve çok çalışacaklarına eminim.

Bu anlattıklarım size de saçma geldi, değil mi? Evet, belki bir futbol takımında bu olaylar gerçek olmayabilir ama iş dünyasında benzer örneklerine sıkça rastlıyoruz.

***

Bir personel ayrıldığında, onun yerine adam almak bir kenara dursun, işlerini başka personele paylaştırarak çözüm bulmak en kestirme çözüm halini aldı. Belki ilk başlarda çalışanların özverisi ile işler yolunda gitse bile bir süre sonra personelin asıl performanslarında düşüş gözlenmektedir. Asıl performansını yerine getiremeyen personel bir süre sonra gözden düşer. Sürekli yapılan eleştiriler onun da motivasyonunu düşürür ve kaçınılmaz son; ayrılık günü gelip çatar.

***

Bir restaurant düşünün. Ortalama bir saatte 100 kişiye hizmet veriyor. Sürekli çıkan bulaşıkları 2 kişi ayırıp makineye koyuyorlar ve yeniden servise hazırlamaları gerekiyor. İçlerinden birisi rahatsızlanıyor ve eve gitmek durumunda kalıyor. Diğer arkadaşı onun iki günlük istirahatı sırasında olağanüstü bir çaba göstererek işin altından kalkıyor. Sonrasında patron müdürü çağırıyor ve diğer elemanı işten çıkarmasını istiyor. Ne de olsa bu iş 1 kişi ile de yapılabiliyor.

Müdür istemese de patronun dediğini yapıyor. Bir müddet sonra bulaşıklar yetişmediği için servis kalitesi düşüyor. Kısa sürede müşteri sayısında azalma görülüyor. Patron bulaşıkçının değiştirilmesini istiyor.

***

Öğretmenlerden biri bir aylık rapor alıyor. Müdür diğer öğretmenlerden onun boş derslerini doldurmasını istiyor. Kimse razı değil ama istemese de içlerinden biri buna rıza gösteriyor. Önceleri boş derslere girmek onu rahatsız etmese de bir müddet sonra müfredat yoğunlaşıyor.

– Az kaldı hocam, sık dişini…

Sınavlar olmuş, tüm öğretmenler sonuçları açıklamıştı. Bir tek iki kişilik performans gösteren öğretmenimiz sonuçları açıklamamıştı. Hem kolay mıydı? Bir yandan müfredatı götür, bir yandan sınav yap, bir yandan da onca kişinin kâğıdını oku ve değerlendir.

Nihayet sınavlar açıklanır. Geçen yılın en parlak öğretmeni ve sınıfının notlarında düşüş gözlenmiştir. Yeni öğretmen gelse bile toparlamak zor olacaktır.

 ***

Günümüzde birçok kişinin ağzına dolanmış; “İki kişilik çalışalım, üç kişilik çalışalım.”. İyi, güzel, hoş da sonuçlar hiçte sizin düşündüğünüz gibi olmayabilir.

Kişi kendi branşı ile ilgili işte dahi arkadaşının eksikliğini hissettirmese bile zamanla fiziksel bir düşüş yaşamayacak mı?

  • Kişi, kendi branşı olmayan yardımcı performansları yapacağım derken asıl performansında bir düşüş yaşamayacak mı?
  • Her iki seçenekte de üzerinde oluşacak fiziksel ve psikolojik baskıyı kaldırabilecek mi?
  • Baskı ve stresten doğabilecek ve iki kişilik çalışırken gösterilecek iki farklı kişiliğe diğer arkadaşları katlanabilecek mi?

Bir bakmışsınız melek gibi bir kişilik sürekli etrafındakilere bağıran, sinirli ve kavgacı bir kişiliğe dönüşmüş…

Bu çalışan açısından böyledir.

Bir de işyeri açısından bakalım…

Kaybettiğiniz müşterilere mi yanacaksınız? Kaybedeceğiniz kazançlara mı, yoksa imajınıza mı yanacaksınız?

Hepi topu birkaç kişilik tasarruf yapacağım diye tüm bunları kaybetmeye değer mi?

 

Can Dostları Hareketi 2013-2014 Dönemi Öğretmen Eğitimleri Gerçekleşti

CAN DOSTLARI HAREKETİ 2013-2014 DÖNEMİ ÖĞRETMEN EĞİTİMLERİ GERÇEKLEŞTİ
T.C Ulaştırma, Denizcilik ve Haberleşme Bakanlığı’nın koordinasyonunda TÜVTÜRK tarafından projelendirilen ‘Can Dostları Hareketi’ kapsamında düzenlenen 2013-2014 dönemi için düzenlenen eğitimler tamamlandı.
3 yılda 3 bin 200 öğretmen ve 100 bin öğrenciye trafik güvenliği eğitiminin verildiği proje çerçevesinde düzenlenen seminerlere 10 ilden 89 öğretmen katıldı

T.C Ulaştırma, Denizcilik ve Haberleşme Bakanlığı Karayolu Düzenleme Genel Müdürlüğü, T.C Milli Eğitim Bakanlığı Temel Eğitim Genel Müdürlüğü ve TÜVTÜRK Araç Muayene İstasyonları arasında imzalanan işbirliği protokolü ile 2010 yılında başlayan Can Dostları Hareketi projesi, okullarda trafikte can güvenliği konusunda farkındalığı ve bilgi birikimini artırmayı amaçlıyor. Bu kapsamda, 3 yılı aşkın süredir düzenlenen eğitimlerle öncelikle ilköğretim okullarının 4’üncü sınıf öğretmenlerine temel trafik güvenliği bilgileri veriliyor. Destekleyici materyaller ve kaynaklarla da bu bilgilerin öğrencilere, velilere ve okul servis şoförlerine aktarılması sağlanıyor. İlki 2010-2011 eğitim öğretim döneminde gerçekleşen eğitimlerle bugüne kadar Türkiye genelinde 296 ilköğretim okulunda 3 bin 200 öğretmene bu konuda eğitim verildi. Öğretmenlerin aracılığıyla da yaklaşık 100 bin öğrenciye, 200 binden fazla veliye ve 6 bin servis şoförüne doğrudan ulaşıldı.

14 bin öğrenciye ulaşılacak
Türkiye trafik güvenliği için büyük önemi bulunan bu eğitimlerin, 2013-2014 eğitim öğretim dönemine yönelik çalışmalar, 18-20 Haziran tarihleri arasında İstanbul’da düzenlenen eğitimlerle devam etti. 10 ilden 89 öğretmenin katıldığı eğitimlerde, katılımcılara trafikteki tehlike ve riskler, taşıt sahibi olmanın getirdiği sorumluluklar, kazalardan korunma, emniyet kemerinin önemi gibi birçok konuda eğitim verildi. Ayrıca, İlköğretim 4’ncü sınıflarda yer alan trafik eğitimi derslerinin işlenmesi için tavsiyeler, etkileşimli uygulamalar paylaşıldı. Öğretmenlerin tüm bilgi edinimleri de ön ve son testlerle ölçüldü. Bu eğitimlerle 2013-2014 eğitim öğretim yılında, 10 ilde 450 öğretmen, 14 bin öğrenci, 28 bin veli ve 350 servis şoförüne doğrudan erişimi amaçlanıyor.

Tüm kaynaklar internette paylaşılıyor
Bu eğitimlerin okullarda paylaşılmasıyla Can Dostları Hareketi, öğretmenlerin trafik güvenliği dersleri işlerken ihtiyaç hissedebilecekleri kaynak bilgiyi destek materyallerle sağlamayı ve zincirleme bir davranış ve tutum değişikliği sağlamayı amaçlıyor. Ayrıca servis şoförlerine temel kaza önleyici prensipler konusunda yazılı kaynaklarla ulaşmak, veli ve öğrencilerle birlikte onların da güvenli davranışlarının gelişiminin teşvik edilmesi planlanıyor. Proje kapsamında, tüm katılımcılar ve hedef kitle, www.candostlarihareketi.com sitesinden trafik güvenliği konusunda ve proje özelinde gerekli doküman ve kaynaklara ulaşabiliyor.

Öğretmen-öğrenci etkileşiminde “beklenti etkisi”

Bir insanı belli bir sınıfa koyma eyleminin belirgin bilişsel sonuçları vardır. Çoğunlukla aynı sınıftan bireyler arasındaki benzerlikleri ve ayrı sınıflardan bireyler arasındaki farklılıkları abartma eğilimindeyizdir. Sınıflandırma eylemi, bireyi koyduğumuz sınıfa uygun olmadığı düşünülen niteliklerle karşılaştığımızda, bu yeni bilginin reddedilmesine ya da görmezden gelinmesine yol açar. Aynı süreç, diğerlerine ilişkin algı ve davranışlarımızın en önemli belirleyicilerindendir.
***
Öğretmen ve öğrenci etkileşiminde beklenti etkisine “kendini doğrulayan/gerçekleyen kehanet” ve “Rosenthal etkisi” bağlamında bakmak bizleri nasıl bir noktaya getirir?
“Kendini doğrulayan/gerçekleştiren kehanet”, araştırmacı beklentilerinin etkilerine ilişkin çalışmalara kadar araştırma konusu olarak pek fazla ilgi görmemiştir. Bu araştırmalar, araştırmacıların, deneklerini (insan ya da hayvan) bilinçli ya da bilinçsiz olarak, kendi beklentilerini doğrulayacak davranışlara itecek şekilde etkileyebildiklerini göstermiştir.
***
1963 yılında Rosenthal ve Fode bir “labirent öğrenme” deneyinde, araştırmacılara rastlantısal olarak bazı farelerin labirent öğrenmede çok başarılı, bazılarınınsa oldukça yetersiz olduğunu söylemişler. Araştırmacıların fareler arasındaki bu sözde ayrım hakkında bilgilendirilmelerinin ardından, çok başarılı oldukları söylenen farelerin diğer gruba oranla oldukça yüksek bir performans sergiledikleri gözlenmiştir. Bu sonuç, farelerin başarısına ilişkin beklentilerin, öncelikle araştırmacıların, daha sonra da farelerin davranışını etkilediği şeklinde yorumlanmıştır. Daha sonra aynı araştırma farelere labirent öğretme görevi öğrencilere verilerek bir yıl sonra tekrarladığında aynı sonuca ulaşılmış.
***
Kendini doğrulayan kehanet üzerine yapılan ilk araştırmalar “araştırmacı-denek etkileşimi” üzerinedir. Ancak, beklenti etkisini, bu denli önemli sosyal ve bilimsel bir olgu konumuna getiren, Rosenthal ve Jacobson’un 1968’de yürütmüş oldukları, öğretmen-öğrenci etkileşimini ele alan Pygmalion çalışmasıdır.
Bu çalışmada bir ilkokulun birden altıya kadar olan tüm sınıflarında, öğrencilere yaygın olarak kullanılan bir zeka testi uygulamış. Öğrencilerin yaklaşık %20’si rastlantısal olarak seçilmiş ve öğretmenlere, aslında sınıf arkadaşlarından herhangi bir farkı olmayan bu çocukların test sonuçlarına göre 8 ay içinde çok büyük bir “zihinsel gelişim” gösterecekleri belirtilmiştir.
Ders yılı sonunda yani 8 ay sonra aynı test aynı öğrencilere tekrar uygulanmış ve zihinsel gelişim göstereceği söylenen çocukların, gerçekten dikkate değer bir zihinsel gelişme gösterdikleri ortaya konmuştur. Rosenthal ve Jacobson’a göre, deney ve kontrol grubundaki öğrenciler arasındaki tek fark onlara ilişkin öğretmenlerin kafasındaki beklentilerdir. Öğretmenler deney grubundaki öğrencilere, geliştirmiş oldukları olumlu beklentiler doğrultusunda daha sabırlı ve yüreklendirici davranmış, beklentilerini onlara ses tonu, yüz ifadesi ve benzeri yollarla iletmişlerdir. Bu durum öğrencilerin benlik kavramlarını, kendilerine
ilişkin algılarını olumlu yönde etkileyerek onları daha fazla çalışmaya itmiştir. Böylece beklenti etkisine ilişkin “kendini doğrulayan/gerçekleyen kehanete” “Rosenthal etkisi” adı verilmiştir.
***
Bir çocuğa başarabileceğine inandığınızı belli ederseniz başarılı olma ihtimalini arttırırsınız. Yani beklenti/yi/ yönetmiş ve kehanet gerçekleştirmiş olursunuz. İyileşebilecek durumda olan bir hastaya da uzmanından aile bireylerine kadar herkes “sen hastasın ve de iyileşemezsin” derse, o hasta hayat boyu hasta gibi davranmaya devam eder.
Atalarımız boşuna “Bir insana kırk gün deli dersen deli olur” dememiş.
Siz siz olun deli demeyin “veli” deyin.
Ancak arsızlaştırmayın da!
Çünkü kadim kural bunu gerektiriyor.

Kaynaklar:
Andaç Demirtaş, “Sosyal Sınıflandırma, Kişiler arası Beklentiler ve Kendini Doğrulayan Kehanet” dergiler.ankara.edu.tr/dergiler/23/666/8486.pdf

Kendimize dair…

Ben kimim?

Neden varım?

Nereden gelip nereye gidiyorum?

Hayatın anlamı nedir?

Yaşamın son anına geldiğimde ve dönüp geriye baktığımda neler yapmış olmayı ve geride ne bırakmış olmayı isterim?

Kendimize dair sorular bunlar.

soru işaretleriKendimizi tanımak, yani uzun ve zorlu iç yolculuğumuzu anlamaya çalışmak. Her fırsatta okumak, öğrenmek ve bilgi birikimini belirli bir düzeye getirmek. Daha da ilerisi, iyi bir gözlemci olmak, olayları, insanları, varlıkları, kısacası etrafımızda, ülkemizde, dünyada olup bitenleri fark etmek, değerlendirmek ve fark ettirmek. Bunu yaparken Mevlana’nın pergel metaforu bağlamında “pergelin bir ayağını sabit tutarak, ikinci ayağını diğer kültürlerde gezdirmek”

***

Dünyada, özelde ülkemizde genç olmak zordur. Hele üniversiteli genç olmak daha da zordur. Bunu “Genç olmak, idealist olmaktır, kendisi kadar başkaları için de hayal kurmaktır, istemektir, çalışmaktır ve fedakarlık yapmaktır” bakış açısına ötelediğimizde durum daha da zordur. Bu öteleme aile, öğretmen ve medyadan ya da popüler kültürden bağımsız düşünülemez.

***

Çocuklar öncelikle anne-babalarını model alırlar. Onların davranış kalıplarını ve düşünce yapılarını kopya ederler. Gerçekten çocuklarımızdan idealist olmalarını bekliyorsak beklentiyi yönetecek idealin pırıltılarından onlara sunabilmeliyiz. Eğer anne-babanın peşinde koştuğu bir ideali yoksa ya da olan ideal dışını aydınlatmıyorsa, o anne-babadan yetişen çocuklarda ideal ateşi nasıl tutuşabilir ki?

***

Paralelinde ya da ötelemede ikinci bir müessese olan “öğretmen/lik/” gündeme gelir. Yapılan araştırmalarda öğretmenlerin kahir ekseriyeti göreve başladığı ilk günden bugüne mesleğine sevgisinin azaldığını hatta imkanı olsa mesleğini değiştirmek istediğini söylüyor. Yani öğretmenlerimizin mesleğine dair bağlılık/aidiyet sorunları var. Birçoğunun idealleri törpülenmiş ya da törpületilmiş. Maalesef bunun pek çok sebebi var. Burada bunu irdeleyecek değilim. Ancak gerçek olan bir şey var ki çocuklar ve gençler, anne-babalarından sonra en çok öğretmenlerini ve hocalarını görmektedir. Bu durumda gençlere ideal kazandırmanın öncelikli yolu öğretmenlere ve hocalara heyecan kazandırmaktan geçiyor.

***

Evde, okulda ve diğer ortamlarda modelleyeceği idealist insanları pek de göremeyen gençlere, aslında TV’ler, gazeteler ve internet siteleri idealist kahramanları sunarak aileden ve okuldan kaynaklanan eksiklikleri giderebilir. Ne var ki, medyada servis edilen yayınlarda, ideali olan değil de bol bol âşık olan, kavga eden kahramanlarımız var. İdeali peşinde değil de çıkarları ve hazları peşinde koşan bu yapay/üretilmiş kahramanlar gençlerimize nasıl ideal aşılayabilirler ki? Maalesef sunulan bu kahramanları modelleyen çocuklarımız ve gençlerimiz; haz ve çıkar peşinde koşuyorlar ya da koşturuluyorlar. Yine aynı medya toplum önündeki insanların ideal peşinde koşma çabalarını değil de, daha çok gündelik hayatın magazinsel yönlerini gündeme taşıyor.

Sonuç, ortada.

***

Günümüz gençliği, çağın koşullarına uyum sağlayarak yanlış yol ve yöntemlerle adeta sanal bir dünyanın içine hapsolmuş durumdadır. Hapsolunan bu dünya içinde tek yaşam kaynağı olarak varlığını hissettirmeye çalışan sosyal medya, gençlerin kendisini dahi sorgulamaya fırsat bulamayacak kadar hayatın içine buyur edilmiştir. Tabir yerindeyse kendimizi arıyoruz ancak meşgul cevabını alıyoruz!

***

Gençlik; hayatı, idealsiz ve hedefsiz yani anlamsız bir şekilde yaşıyor. Yani hayattan yoksul ve yoksun. Bu durumu tersine çevirmemiz gerekiyor. Gençler rahatsız olsalar da onlara sorgulama yaptıracak sorular sorulmalı. Aksi takdirde varacağı limanı bilmeyen yelkenli için hiçbir rüzgar elverişli olmayacaktır.

TSE “Test İstasyonları”nda teknik öğretmenlere kariyer fırsatı sunmalı…

Teknik Eğitim Fakültesi mezunlarının, mezun olduktan sonra iş bulmaları ve tanımlanmış bir unvanla görev yapabilmelerinin önünde hala büyük sıkıntılar bulunmaktadır. TÜVTURK Araç Muayene istasyonları açıldıktan sonra birçok Teknik Eğitim mezunu bu istasyonlarda İstasyon Amiri ve/veya Yardımcısı sıfatı ile iş bulabilmişlerdir. Burada Ulaştırma Bakanlığı’nın İstasyon Amiri ve İstasyon Amir Yardımcısı pozisyonlarına Makine Mühendisleri ile birlikte Teknik Eğitim Fakültesi Makine/Otomotiv Öğretmenliği bölümlerini de dahil etmesi önemli rol oynamıştır.

Bu bağlamda Bilim Sanayi ve Teknoloji Bakanlığına bağlı TSE’nin de benzer bir çalışma içerisinde olduğu kamuoyuna yansımaktadır. TSE tarafından açılması düşünülen “Test İstasyonları”da kuvvetle muhtemel benzer bir amaca hizmet edecek. Çok yakın zamanda bu istasyonlara yönelik personel alımına başlanacağı ve tercihlerin Makine Mühendisleri üzerinde yoğunlaşacağı yönünde duyumlarımız bulunmaktadır.

Teknik öğretmenleri bir de TSE’nin mağdur etmeyeceğini düşünmek istiyorum…

Kamuoyuna saygıyla duyurulur…

Tüm Teknik Öğretmenler Adına,

Teknik Öğretmen

Dr. Abdullah DEMİR

Bu günlerin anlam ve önemine binaen!…

Osman Gazi’yi Şeyh Edebali’siz,

Yıldırım Beyazıt’ı Emir Sultan’sız,

İkinci Murat’ı Hacı Bayram-ı Veli’siz,

Fatih Sultan Mehmet’i Akşemseddin’siz,

Yavuz Sultan Selim’i Muftîyu’s Sekaleyn İbn-i Kemal’siz

ve

Kanuni Sultan Süleyman’ı Ebussuud Efendi’siz düşünmek eksiklik olur…

Ertuğrul Gazi’nin oğlu Osman Gazi’ye son vasiyeti olan

“Oğlum beni incitsen bile soyumuzun ışığı ve yol göstericisi olan Şeyh Edebali’yi incitme”yi de bu bağlamda okumak ve anlamak gerek…

Dünyayı ahretsiz,

Ahreti dünyasız,

Dini ve inancı ahlâksız,

Hukuku ve siyaseti adaletsiz,

İlimi doğrusuz,

Eğitimi öğretmensiz,

Öğretmeni öğrencisiz,

Hayatı ilimsiz düşünmek…

Eksiklik değil, büyük eksiklik,

Hatta yoksunluk olur…